Yeni uyanmışlığın verdiği mahmurlukla, açıldığında denizi andıran kocaman gözlerini minik elleriyle ovuşturarak yeni güne merhaba dedi. Yatağında usulca doğruldu. Tavşanlı pembe peluş terliklerini giyerek hemen pencereye koştu. Gül rengi perdeleri aralayarak odasının bulunduğu ikinci kattaki penceresinden, içinde dev bir incir ağacının olduğu, babası ile birlikte özene bezene düzenlediği kıpkırmızı güller ve rengarenk lalelerle dolu bahçeye baktı. Annesinin kendisini çağıran sesi ile doğruldu. Küçük kız telaşla üzerini giyinmeye başladı. Giymeye çalıştığı beyaz kazağı sanki küçülmüştü. Heyecandan ufacık bedeni titriyordu. Giyinirken kendi kendine söyleniyordu:
-Neden hep beyaz bu kıyafetler, birde giyebilsem ne kadar da zor!!!
Telaşla merdiven basamaklarını uçarcasına aşağıya indi. Annesi :
-Kahvaltı için bakkaldan ekmek alıp gel. Sakın oyalanma ve üzerini kirletme, dedi
Küçük kız iki madeni parayı bir hazineyi elinde tutarcasına sıkıca kavradı ve hırkasının cebine koyup evden dışarı çıktı. Bakkala doğru usulca yürüyordu. Tam yolu yarılamıştı ki eskilikten sıvaları dökülmüş bir evin duvarı dibinde bir şey fark etti. Hafiften eğilerek yaklaştı, ses çıkarmamak için nefesini bile tutmuştu. Minicik ufacık bir kedi yavrusu tüm sevecenliği ile O’na bakıyordu. Kediyi yapayalnız sokakta bulmuştu. Yavrunun neden yapayalnız olduğuna şaşırmıştı. Birbirlerine bakıyorlardı. Yavru kedinin bakışlarından ona yaklaşmasında bir sorun olmayacağını anlamıştı. Küçük kız korkmadan elini uzattı, kediyi yavaşça kaldırıp kucağına aldı. Küçücük, üç renkli, beyaz, siyah ve sarı bir yavru kediydi ve çok pisti. Çok pisti ama minicik gözleri ile öyle güzel öyle sevgi dolu bakıyordu ki küçük kızın dünyada gördüğü en güzel canlı yaratık bu kediydi. Konuşmaya başladı kediyle;
-Annen nerede senin minik kedi? Neden yalnızsın? Ne kadar da güzelsin!.. Aman Allah’ım ne kadar da minnacık, ne kadar da küçücük! Karnın aç mı?
Kedi sanki cevap verircesine miyavlamaya çalışıyordu küçük kızın ellerinde. Küçük kız merakla etrafına bakındı, başka kedi yoktu.
-Minik kedi, benim bakkala gidip ekmek almam lazım, ama seni burada yalnız bırakamam. Seni eve götürmem lazım…
Birden bire küçük kızın içini korkular kapladı. Babası evde değildi, annesi evdeydi. Kedi ile ilgilenirken üstü de kirlenmişti. Birden evden çıkarken annesinin söylediklerini hatırladı. Heyecanlandı, eli ayağı titremeye başladı. Heyecanlandığı zaman dudaklarını ısırırdı küçük kız. Farkına varmadan gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Neden babası evde değildi? Şimdi kediyi eve nasıl götürecekti? Kediyi eve götürünce ne yapmalıydı? Elinde küçücük yavru kedi, içinde kocaman korkular vardı. Kediyi bırakmak istemiyordu. Kalbi heyecandan duracaktı sanki. Karar verdi ve tüm cesaretini toplayarak kediyi hırkasının altına sakladı. Kedinin gözleri boncuk gibi olduğu için ismini de Boncuk koymuştu.
-Boncuk bana yardım et, hiç sesini çıkarma. Eve gidince annem seni görmesin.
Eve yaklaştıkça heyecanı artıyor kalbi küt küt atmaya başlıyordu. Eve gelmişti, bahçeden geçti bir ara düşündü:
-Kediyi bahçeye bırakıp babam eve gelince alsam.
Kediyi usulca yere bıraktı. Ama kedi küçük kızı bırakmadı. Arkasından geliyor ve ağlarcasına miyavlıyordu. Kedinin sesi çok cılızdı, miyavlamak değil de, sanki küçük kıza adeta yalvarıyor, ağlıyor gibi geldi. Kedi o kadar şirin geliyordu ki gözüne dayanamadı, tekrar kucağına aldı.
-Ağlama Boncuk, ne olursun sus ağlama annem sesini duymasın.
Kediyi kollarına alınca sesi kesilmişti, kediyi yeniden hırkasının altına sakladı. Evin kapısının önüne gelmişti, zili çalmaya korkuyordu. Elleri titriyordu. Gözlerinin yaşını minik eliyle sildi. Elbisesini temizlemeye çalıştı ama olmuyordu. Kedi üstünü kirletmişti ve küçük kızın üstünü kirletmesi yasaktı. Hırkasının yakasını açıp kediye baktı. Kedi uyuyordu. Kediyi öptü ve yakasını kapattı.
-Allah’ım, diye başladı yalvarmaya,
-Ne olursun Allah’ım, ne olursun annem kediyi görmesin.
Zili çaldı. Kalbi yine duracak gibi atıyordu. Farkında olmadan küçücük zayıf vücudu titriyordu. Kapı hızla açıldı. Annesi karşısındaydı. Heyecandan annesinin yüzüne bakamıyordu, kafasını bir türlü kaldıramıyordu. Gözlerini yere dikmiş sağa sola bakıyordu. Annesi:
-Neredeydin, neden geç kaldın, ekmek nerde, almadın mı?, diye sordu.
Küçük kız heyecandan donup kalmıştı. Minik yüreği kuş misali pır pır atıyordu. Öylesine heyecanlanmıştı ki o an ölebilirdi. Kedisi yüzünden bakkaldan ekmek almayı unutmuştu. Ne söylemeli, ne yapmalıydı? Sesi kısılmıştı. Aklına gelen ilk yalan:
-Bakkal kapalıydı, dedi ve yavaşça içeriye girdi.
Hemen odasına gidip kediyi saklamak üstünü değiştirmek istiyordu. Aynı zamanda, annesinin kendisini izlediğinden emindi. Annesi arkasından:
-Yanıma gel!, diye seslendi…
Buz gibi soğuk emir veren ses… Karşılık veremezdi kıpırdayamıyordu, bayılmak üzereydi, titriyordu. Annesi arkasından omuzlarını tutmuştu. Babası neden şimdi evde yoktu; neredeydi? Neden ihtiyacı olduğunda babası hiç yanında olmuyordu? Babasını özlediğini kollarında saklanmak istediğini hissetti.
Annesinin elleri ne kadar da ağırdı… Omzundaki elleri sanki küçük kızı yere bastırıyordu. Ağlamak istemiyordu ama gene de gözünden inci gibi yaşlar akmaya başladı. Uzun kumral, kıvırcık saçları yüzüne yapışmış ve ter içinde kalmıştı. Annesinin vereceği cezadan değil, sorulacak olan sorulardan korkuyordu. Annesi:
-Elinde ne var, hırkanın altında ne saklıyorsun?, sorusunu sorunca elinde kolunda can kalmamıştı.
Kediyi tutacak gücü yoktu. Annesi hırkasını açınca kedi birden yere düştü. Kedinin canı yanmış olmalıydı ki acı acı miyavlamaya başlamıştı. Küçük kız kediyi kucağına almayı ne kadar da çok istiyordu! Ama bir şeyler engel oluyordu hareket edemiyordu. Keşke her şey birden dursa ve kediyi tekrar kucağına alıp, sevse, teselli etse, öpse… Ama korkudan kıpırdayamıyordu.
Annesi tekrar omuzlarından tutmuştu, bağırıyordu:
-Ben sana kaç kere söyleyeceğim, bu pis hayvanları elleme diye! Üstüne bak! Her yerin pislik içinde. Bıktım artık senden bıktım! Söyle! Nerden buldun bu pis kediyi? Neden eve getirdin? Konuşsana beni çıldırtmak mı istiyorsun? Konuş!
Küçük kız heyecanlandığı zaman konuşamazdı. Buna benzer olaylarda sık sık dili tutulurdu. Konuşamadığı için annesi daha da çok sinirlenirdi…
Annesi kızını bıraktı. Kediyi hırçınca, kızgın bir şekilde ensesinden tutarak yerden kaldırdı. Küçük yavru kedi, annesinin elinde boşlukta sallanıyordu. Küçük kız annesine sarılıp yalvarmak istedi. Ama yapamadı, yerinden bile kıpırdayamadı. Annesi sokak kapısını açıp kediyi dışarıya attı. Kızına döndü, çok sinirliydi. Küçük kız yüzüne gelen tokadı hissetmedi bile. Aklı, kalbi, dışarıda ağlayan kedideydi. Kedisi için endişeleniyordu.
Annesi dışarıya atınca, canı çok mu yanmıştı? Bir yerine bir şey olmuş muydu? Bahçeden gider miydi? Acaba giderse birileri bulur da canını yakar mıydı? Veya yanına başka kediler gelirde onu hırpalar mıydı? Peki ya başka hayvanlar gelirse? Köpekler de gelebilirdi, o zaman ne yapardı ?
Birden daha kötü bir şey geldi aklına… Ablası… Ya ablası kediyi görürse ve işkence ederse? Kediciğin karnı da açtı; ya açlıktan ölürse. Devamlı bunları düşünüyordu…
Annesi elini yüzünü yıkamasını, üstünü değiştirmesini ve odasından dışarıya çıkmamasını emretmişti. Yavaşça odasına girdi. Annesi, odasına girene kadar Onu takip ettiğini biliyordu. Önce lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Sonra odasına girince usulca kapıyı kapattı. Hemen pencereye koştu, bahçeye baktı. Yaşlı ıslak gözleri yavru kediyi arıyordu.
-Boncuk neredesin? Ne olursun gitme, babam gelsin her şey düzelecek. Annem izin vermese bile babam sana bahçede minicik şirin bir ev yapar Boncuk gitme, diye yalvarıyordu.
Birdenbire küçük kalbi duracak gibi oldu. Boncuk bahçedeydi, gitmemişti, bahçede babasının diktiği ve çok sevdiği, gül fidanının altında uzanmıştı, uyuyordu. Küçük kız sevinçten, mutluluktan uçabilirdi o an. Ama birden aklına gelenler sevincine gölge düşürdü. Yeniden içini korkular sardı, titriyordu. Boncuk’u gül fidanının altında annesi veya ablası görürse; annesi belki bir şey yapmazdı ama ya ablası babası gelmeden Boncuk’u görürse… İşte o zaman olacakları düşünmek bile istemiyordu. Tekrar dikkatle Boncuk’a baktı; eğer Boncuk uyur ve babası gelinceye kadar uyanmazsa, kimse göremezdi…
Ellerini, yüzünü cama dayadı. Gözlerini Boncuk’tan hiç ayırmadan ve kıpırdamaya bile korkarak, bahçede uyuyan Boncuk’a baktı. Kıpırdarsa Boncuk uyanır diye korkuyordu. Hatta dala konan bir serçeye sessizce bağıdı:
-Aman serçe lütfen ses çıkarma, Boncuk uyuyor. Aman O’nu uyandırma…
İçinden devamlı aynı cümleyi tekrarlıyordu:
-Allah’ım ne olursun babam gelinceye kadar Boncuk uyanmasın, ağladığının farkında değildi… Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar akıyordu. İçinde bilmediği garip duygular eşliğinde Boncuk’un sevgisi yüreğini acıtıyordu. onu bulmuşken ayrılmak çok zoruna gitmişti. Neden annesi Boncuk’u eve almamıştı sanki, neden izin vermemişti?
Ablası eve gelmeden önce ne kadar, kaç saat kaç dakika, pencerenin önünde kaldı bilmiyordu. Zaman su gibi akmış öğle olmuştu. Aşağıdan annesinin onu çağırdığını duydu. Öğle yemeğine gelmesini istiyordu annesi. Hiç açlık hissetmiyordu, pencereden ayrılmak istemiyordu, daha doğrusu Boncuk’u gözünden ayırmak istemiyordu. Sanki biran dünyanın başka bir köşesindeydi. Gözünün önünden ayrılsa ona bir şey olacakmış gibi hissediyordu. Ve babası daha eve gelmemişti. Aşağıya yemek yemeğe inmezse annesinin kızacağını biliyordu. Boncuk daha uyuyordu, içinden:
-Boncuk ne olursun uyanma ben hemen geleceğim, babam gelince, sana yemek veririz. Ne olursun uyanma Boncuk!, diye kediyle konuştu kendi kendine.
Pencereden istemeyerek ayrıldı, aşağıya inmeliydi annesini kızdırmak istemiyordu.
Babası hariç tüm aile evdeydi. Ufak kardeşi, ablası ve annesi… Neden babası daha gelmemişti, neredeydi? Akşamları bu kadar geç geldiği olur muydu? Düşündü ama hatırlamadı.
Küçük kız kardeşi onu görünce, her zaman kollarına atılmak isterdi. Babasından sonra en çok sevdiği insan küçük kardeşiydi. Yemek odasına baktı kardeşi yalnızdı. Odada oyuncaklarıyla oynuyordu buna çok sevindi. Annesinin kollarında olsaydı kardeşine yaklaşmaktan korkardı. Yanına gitti, kardeşini kucakladı, sarıldı, öptü. Kardeşi her zamanki gibi gülmeye, konuşmaya başladı. Konuştuklarının hepsini anlamasa bile kardeşiyle oynamasını çok seviyordu. Kardeşi de onu çok seviyordu, her ne kadar söyleyemese de bunu hareketleri ile hissettiriyordu. Ablası annesine yardım ediyordu, mutfaktan gelen seslerini duyabiliyordu.
Annesi ile ablası ellerinde yemeklerle odaya girdiler. Annesi masaya oturmalarını söyledi. Küçük kız sessizce sandalyesine oturdu. Gözleri tabağındaydı annesine bakmak, annesiyle göz göze gelmek istemiyordu. Annesinin siyah koyu gözlerinden korkardı… Annesine doğru baktı belli etmeden; karşısındaydı. Küçük kardeşine yemek yediriyordu. Karşısında ve aynı odada olsalar bile ne kadar da uzaktaydı annesi. Erişilmezdi… Bu imkansızdı… Odada olsa bile sanki odada değil de dünyanın başka bir kösesindeydi. Annesini gizlice seyrederken; bazen kollarına atılmak, sarılmak, saçlarını okşamak isterdi. Her gün bir kaç kere, diğer kardeşlerine yaptığı gibi, annesi kendisine de sarılsın öpsün isterdi. Kardeşleri ve annesi yanında olduğu halde çok yalnızdı yapayalnız…
Tabağındaki yemeği zorla bitirmişti, midesi bulanıyordu. Bütün ailenin yemekleri bitirinceye kadar masadan kalkması yasaktı. Bekledi Boncuk’u düşündü; uyuyor muydu yoksa uyanıp bahçeden gitmiş miydi? Sonra babasını düşündü; ne zaman eve gelecekti?
Ablasının sesiyle düşüncelerinden koptu ve irkildi. Yemek bitmişti. Ablası annesine soruyordu.
-Bahçede oynayabilir miyim anneciğim?
Ablasının söylediği bu sözler kalbine bıçak gibi saplandı. Bağırmak istedi:
-Hayır! Olmaz! Oynayamazsın! Boncuk bahçede uyuyor!.
Boğazına koca bir yumruk takıldı sanki, bağıramadı, konuşamadı. Ablası bahçeye çıkmıştı bile. Annesine bakmadan yavaşça
-Bende çıkabilir miyim anne?, diye sordu.
Annesi:
-Sen odana çıkabilirsin biliyorsun cezalısın, dedi.
Koşarak odasına çıktı. Aklında sadece kedisi vardı Boncuk… Boncuk… Boncuk… Odasında hemen pencereye yaklaştı, dışarıya bahçeye baktı. Ablası komşunun oğlu Harun ile bahçede oynuyordu. Boncuk uyanmıştı. İçinden:
-Boncuk uyanma saklan seni görmesinler, dedi.
Pencereden Boncuk’u izlerken uyuya kalmıştı. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Gözlerini açtığında korktuğu başına geşmişti. Boncuk’u görmüşlerdi.
Boncuk’u ilk gören komşunun oğlu Harun olmuştu. Boncuk’a yaklaşarak:
-Bak!… Baksana burada bir kedi var. Ne kadar da pis bir kedi…
Konuşuyor, gülüyor ve bir yandan da Boncuk’a çirkin ayaklarıyla tekmeliyordu. O tekmeler sanki Boncuk’a değil kendisine atılıyordu. Harun’un her tekmesiyle küçük kız irkiliyor camı yumrukluyordu. Ablası, Boncuk’u yerden boğazını sıkarak kaldırdı. Yukarıya eve küçük kızın penceresine doğru salladı. Gülüyordu elleri Boncuk’un boğazındaydı. Boncuk’u havada salladı. Bilerek yapmıştı. Ablası biliyordu küçük kızın üzüleceğini. Ablasının yüzü, nefretten korkunç bir hal almıştı. Yüzünü iğrenç bir gülümseme kaplamıştı. Gözleri vahşi bir hayvanın gözlerini andırıyordu, bu gözler küçük kıza kediye kötü bir şeyler yapacağını söylüyordu.
O an hiç bilmediği, büyük bir korku sardı küçük kızı. Belinden karnına oradan da ciğerlerine kaydı korku. Tüm vücudunu kaplamıştı. Küçük kız korktuğunda kıpırdayamaz ve konuşamazdı. Vakti yoktu Boncuk’u kurtarması lazımdı. Düşünceleri her yerdeydi sanki saniyede milyonlarca şeyler aklından geçiyordu, babası yardım edemezdi evde yoktu. Hiç düşünmeden ellerini cama vurdu, bağırıyordu; mutsuzluk dolu kahredici bir çığlıktı bağırması. Döndü birden odadan dışarıya fırladı, koşarak aşağıya indi. Annesini ve cezasını unutmuştu bahçeye çıktı. Soluk soluğa kalmış yüreği göğsüne sığmıyordu. Ablası bu arada, incir ağacına çıkmıştı, bir elinde hâlâ boğazından sıkarak tuttuğu Boncuk vardı. Küçük kız heyecandan ayakta duramayacak durumdaydı neredeyse yere düşmek üzereydi. Avaz avaz bağırıyordu, neredeyse her şey bitti derken bu kuvveti nereden bulmuştu? Kendisi de bilmiyordu.
-Ablacığım ne olursun yapma, atma kediyi aşağıya, ne istersen yapacağım, atma Boncuk’u ağaçtan aşağıya.
Küçük kız ağlıyor yalvarıyordu gözleri Boncuk’tan ayrılmıyordu. Boncuk ablasının elinde havada boşlukta sallanıyordu, boynu bükülmüştü. Ablası ise gülüyor ve küçük kızla eğleniyordu.
-Ne yapabilirsin kediyi ağaçtan atsam? Sen çok aptalsın, nesi var bu pis kedinin?
Bir yandan elindeki kediyi sallıyor ve aynı anda da konuşuyordu
-Atıyooruuuuuum, ataccccağıııııım, bir, iki, üç, atıyooooruuum.
Kediyi atıyor gibi yapıyor ama atmıyordu. Gözlerinde küçük kıza verdiği üzüntünün sevinci vardı. Küçük kızın kalbi, göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu. Birden bire Boncuk’u boşlukta gördü ellerini havaya kaldırdı küçük elleriyle Boncuk’u tutmak istedi. Ama tutamadı talihsiz kedi yere düştü, küçük kız da aynı anda kendisini yere attı. Boncuk’u yerden kaldırdı, kollarına aldı bırakmazdı artık Boncuk’u, ölse de bırakmazdı. Boncuk için gerçekten de ölebilirdi…
Annesi çığlıkları duymuş ve olanları görmüştü. Büyük kızına ağaçtan aşağıya inmesini söyledi, aynı anda da küçük kızına yaklaştı. Küçük kız Boncuk’a sıkıca sarılmıştı, çok perişan bir haldeydi. Ağlıyordu ağlaması ağlamak değil de, hıçkırmaktı. Küçücük vücudu titriyordu, kolları bacakları depremdeki evler, ağaçlar gibi sallanıyordu. İçinde korku yoktu, belki de ilk ve son defa korkusuzca annesine baktı. Evet annesinin yüzüne, gözlerinin içine baktı. Annesine hiç karşılık vermeyen küçük kız kararlıydı. Annesi Boncuk’u elinden alamazdı; alması için kızını öldürmesi lazımdı…
Gözlerini annesinin yüzünden, gözlerinden hiç ayırmadan konuştu:
-Kedimi, Boncuk’u benden alamazsın! Vermem! Kimseye vermem, kendimi öldürürüm de yine vermem!
Farkında değildi; kedisine sıkıca sarılmıştı ve küçük elleri kolları kan içindeydi. Annesi böyle bir tepki beklemiyordu, şaşırmış kızına bakıyordu.
-Babamı istiyorum, babam gelsin, sen dokunma bana!
Annesi nedense kızına kızmıyor, bağırmıyordu; korkmuş gibi bir hali vardı. Annesi:
-Tamam olur kedini almayacağım, ama bak ya senin ya da kedinin bir yeri kanıyor. Üstün, kolların, ellerin kan içinde, bakmalıyım; belki kedinin yardıma ihtiyacı vardır. Hadi kediyi bana ver.
Annesi hiç beklenmedik şekilde çok sakin ve yavaş konuşmuştu. Küçük kız kucağındaki Boncuk’a baktı. Yüzü kan içindeydi, korkmaya başladı. Boncuk miyavlıyordu ama sesi çok cılız ve yavaştı, ağzından kan damlıyordu. Annesi yavaşça minik kızın ellerinden kediyi aldı.
-Yaralanmış, dedi
-Belki de sadece kan… Gel evde bakalım sen üstünü değiştir, elerini yıka, kediye de yemek vermeliyiz.
Küçük kız duyduklarına inanamıyordu. Annesine ne olmuştu kızmıyor bağırmıyordu. Ama güvenebilir miydi annesine? Başka çaresi yoktu. Annesi elinden tutmuştu, eve girdiler.
Boncuk’u annesiyle yalnız bırakmak, Boncuk’tan ayrılmak istemiyordu, korkuyordu annesi Boncuk’a bir şey yapar diye. Annesi:
-Kedinin karnını doyuralım temizleyelim, kedi evde kalamaz ama bahçede kalabilir, bahçede ona güzel bir de ev yapabilirsin.
Aman Allah’ım bütün bunlar gerçek miydi? Annesi mi söylüyordu bütün bunları? Boncuk bahçede kalabilir miydi? Ama ya ablası, tekrar Boncuk’un canını yakarsa?
Annesine baktı sormak istedi. Annesi küçük kız sormadan, konuşmasına devam etti:
-Ablan bir daha kedine bir şey yapamaz, ben ablanla konuşurum.
İçini sevgi sıcaklık kapladı, annesini seviyordu, hem de çok seviyordu. Sarılmak istedi ama annesi:
-Hadi git odana ellerini, yüzünü yıka, üstünü değiştir, ben kedini güzelce temizleyip bir karton bulayım, sonra bahçeye götürürsün, dedi.
Annesine sarılmasına imkan yoktu ustu başı çok kirliydi… Heyecanla üst kata çıktı. Güzelce temizlenip üstünü başını değiştirdi. Küçük kız tekrar aşağıya indiğinde Boncuk temizlenmiş kartonun içinde eski bir örtünün üzerinde uyuyordu. Sanki rüyadaydı. Kartonu aldı bahçeye çıktı. Biliyordu Boncuk’un evi neresi olacak, gül fidanının altına kartonu bıraktı, yere oturdu ve elini yavaşça kartona soktu, kedisini okşadı. Boncuk gözlerini açmıştı ama kıpırdamıyordu. Kedisiyle konuşmaya başladı:
-Boncuk her şey düzeldi bak.. Sana artık kimse hiç bir şey yapamaz, annem kızmıyor artık ben hep yanında olacağım, babam gelsin seni görsün seni çok sevecek; inan Boncuk sana süt alır babam,
Küçük kız mutluydu. Kedisi bahçede kalabilirdi, birde babası eve gelse.
Karanlık olmuştu, annesinin ona seslendiğini duydu, yatma vakti gelmişti, Boncuk’un üstünü yavaşça örttü.
-İyi geceler Boncuk yarın sabah kalkınca hemen yanında olacağım, seni çok seviyorum.
Kartonun üstünü biraz kapattı, Boncuk’un hava alması lazımdı hepsini kapatamazdı. Eve gitti odasına çıktı, ablasının odası aynı katta ve yan taraftaydı. Geceliğini giyip yatağına girdi. Annesi her gece gelir iyi geceler diler, ışığı söndürürdü. Babası evde olsa her gece kızına dünyanın en güzel masallarını anlatır, kızını kucağında yatağına oturur, üstünü örter iyi geceler der öperdi. Babasını çok özlemişti ne zaman gelecekti bilmek istiyordu. Annesi odaya girdi küçük kıza baktı ve yatağa yaklaştı, eğilip kızını öptü saçlarını okşadı.
-Çok yoruldun uyuman lazım, iyi geceler, dedi.
Kalktı ışığı söndürdü, kapıyı aralık bıraktı. Küçük kız çok mutluydu, annesi bazen çok sık olmasa da iyi geceler öpücüğü verirdi. Yorganına sıkıca sarıldı, uykusu vardı, Boncuk’u düşünerek gözlerini gözlerini kapattı.
-Allah’ım Boncuk’a iyi bak üşümesin yağmur da yağmasın ıslanmasın ne olursun Allah’ım, babam gelince ona güzel bir ev yapacağız lütfen Allah’ım onu bu gece koru, diye yalvardı.
Aşağıda sesler kesilmişti, annesi küçük kardeşini uyutuyordu muhakkak. Tam uyumak üzereyken kapı açıldı. Ablası yatağına yaklaşıyordu. İçini yine korkular sardı ne istiyordu… Gelmesin çıksın!… Ama kardeşi çıkacağı yerde eğilip kulağına fısıldadı:
-Uyu bakalım aptal kız, sen uyuyunca ben o minik kedini öldüreceğim, boğacağım, anneme söylersen uyurken seni de boğarım! Anladın mı söylediklerimi deli kız?
Ablası hem konuşuyor hem de gülüyordu. Küçük kız taş kesilmişti, olamazdı, ablası bunu yapamazdı. Ablasının arkasından baktı kaldı. Şimdi kapının önündeydi; ablası basını çevirip:
-Unutma babam da yok bu gün evde! Çirkin pis kedini öldüreceğim, dedi ve odadan çıktı.
Tekrar dehşet verici korkular sarmıştı içini. Ne yapmalıydı uykusu var miydi? Hayır yoktu! Uyumamalıydı!… Uyursa bu Boncuk’un ölümü olurdu. Yatağından kalktı pencereye gitti camdan dışarıya baktı; dışarısı karanlıktı. Gözleri karanlığa alışınca gül fidanına baktı. Karton oradaydı. Bahçede kimseler yoktu.
-Babamı beklerim, diye düşündü.
-Yatmam! Uykum yok babamı beklerim!, korkuyordu…
Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bahçede her ağacın sallanışı, yaprakların hışırtısı, karanlık korkutuyordu küçük kızı.
Yorulmuştu… Ayakta duracak hali yoktu ve uykusu da gelmişti, gözleri kapanıyordu. Uyumaktan çok korkuyordu… Uyursa ve o uyurken ablası Boncuk’u öldürürse eğer? Ya göremez, engel olamaz ve kurtaramazsa Boncuk’u. Çocuk kafasında, kalbinde uyumak demek Boncuk’u kaybetmek demekti. Ama bahçeye gitse Boncuk’un yanına ablası gelince görürdü. Evet evet bahçeye gitmeli; Boncuk’un yanında olmalıydı! Kapıya gitti ortalığı dinledi. Hiç ses yoktu. Çok dikkatli olmalıydı. Annesi ve ablası bahçede olduğunu görmemeliydiler. Bahçede babasını bekleyecekti. Babası gelince Boncuk’u korurdu.
Sessiz ve yavaşça aşağıya indi. Kalbinin sesini duyabiliyordu. Parmaklarının üzerinde yürüyordu. Sokak kapısına bir ulaşabilseydi, kapı küçük kıza çok uzakta görünüyordu. Her attığı adım sanki saatlerce sürüyordu. Ama şimdi kapıya gelmişti, önündeydi sadece kapının koluna ulaşıp yavaşça açması kalmıştı Boncuk’a kavuşmak için. Bayılmak üzereydi; kuvveti kalmamıştı en son gücüyle kapının kilidini çevirmeye çalıştı. İmkansız olan bir şey olmuştu, kapı acıktı. Korkularını sevinçler aldı. Dışarıya cıktı kapıyı yavaşça kapattı. Uçabilirdi… Koşarak Boncuk’un yattığı kartona yaklaştı, heyecanlıydı terlemişti, heyecandan dudaklarını ısırıyordu. Bu elinde olmayan bir şeydi. Annesi ne kadar kızsa da heyecanlanınca dudaklarını ısırırdı. Boncuk kartonun içinde aynı koyduğu gibi uyuyordu. Kedisini kucağına aldı Boncuk gözlerini açtı mırlıyordu. Hayatında hiç bu kadar çok mutluluk hissi, sevinç, sevgi duymamıştı. Korkularını mutluluk kaplamıştı artık Boncuk’un yanındaydı kimse öldüremezdi. Kartonun yanında yere oturdu, üstünde sadece incecik bir gecelik vardı ayakları çıplaktı. Mutluluktan üşüdüğünü hissetmiyordu. Kedisini tekrar kartona koymak istemiyordu, geceliğini kaldırdı Boncuk’u içine koydu. Uyumayacak babasını bekleyecekti…
Birisi yüzünü okşuyordu ve kendisine sesleniyordu.. Aman Allah’ım bu ses saatlerdir beklediği babasının sesiydi. Sadece babası ona “Melike’m Canım” derdi. Gözlerini açtı nerde olduğunu bir an bilemedi etrafına baktı babası… Allah’a şükür babası gelmişti. Bahçede değil evde babasının kucağındaydı, uykulu gözlerle babasına gülümsedi:
-Seni bekledim nerdeydin baba?, diye sordu.
Ama Boncuk… Boncuk nerdeydi? Birden bire uyanmıştı elleri kucağında Boncuk’u aradı. Boncuk yoktu kucağında. Tekrar babasına baktı ama neden babası ağlıyordu, neden gözlerinde yaş vardı?
-Baba kedim nerde?
Babası gözlerini kızından kaçırmak istedi. Ama küçük kız anlamıştı, bir şeyler normal değildi. Babasının kucağından inmek istedi, bakmalıydı Boncuk’u aramalıydı. Babası küçük kızı bırakmadı:
-Melike’m canım kedin uyuyor, uyudu
Babası bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Küçük kız duymuyordu. Biliyordu Boncuk’un uyuduğunu; ama nerdeydi Boncuk??? Gözleri odadaki kartona takıldı, içinde Boncuk vardı sevindi.
-Baba Boncuk kartonda uyuyor, bakmak istiyorum sen gördün mü Boncuk’u çok güzel bir kedi…
Elleri babasının yüzünü tutmuştu. Babasını öpmekten, yüzüne, gözlerine bakmaktan hiç korkmazdı. Ama o an babasına bakınca korktu, babasının gözleri yaşlı ve çok üzüntülüydü. Oysa babası gelmişti ve Boncuk uyuyordu her şey düzelecekti, babası neden ağlıyordu neden????
Kafasını çevirdi ellerini babasının yüzünden çekti çırpınmaya başladı, kartona gitmeli Boncuk’a bakmalıydı. Babası konuşuyordu o tatlı sesiyle ama küçük kız duymuyordu babasını. Babası kızını kucağından bırakmadan kartona yaklaştı. Boncuk gerçekten uyuyor gibiydi ama gözleri acıktı. Küçük kız anlamıştı. Boncuk artık yaşamıyordu. Babası kızına sıkıca sarılmıştı, sanki hiç bırakmak istemiyordu kucağından. Küçük kız o an ölebilirdi. Boncuk ile beraber zaten içinden bir şeyler olmuştu. Ağlayamıyordu artık gözleri boşluğa bakıyordu.
Aradan seneler geçtiği halde hala küçük kız bilmiyordu, Boncuk’u kim öldürdü. Normal bir ölüm müydü yoksa, ablası mı öldürmüştü?…
Aradan uzun yıllar geçmiş, o küçük kız artık genç bir kadın olmuştu. Melike, ne zaman bir kedi miyavlaması duysa ya da ne zaman bir gül kokusu alsa, zihninin derinliklerinde hep o boncuk gözlü dostunu ve o kederli geceyi hatırlardı. İçindeki o küçük kız, hala bahçedeki kartonun başında babasını bekliyor gibiydi.
Bir bahar akşamı, babasıyla yine o eski evin bahçesinde, dev incir ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Bahçe yine kıpkırmızı güllerle doluydu. Melike, yıllardır kalbini kemiren o soruyu sormaya karar verdi. Sesi, tıpkı o günkü gibi hafifçe titreyerek:
— Baba, dedi. “Boncuk… O gece gerçekten ne olduğunu hiç anlatmadın bana. Onu kimin aldığını ya da ona ne olduğunu hep merak ettim.”
Babası, derin bir nefes aldı. Gözleri uzaklara, o eski gül fidanının olduğu köşeye daldı. Melike’nin elini nazikçe tuttu. Sesi, bir masalın en huzurlu cümlesi kadar yumuşaktı:
— Melike’m, canım kızım… O gece eve geldiğimde seni bahçede, geceliğinle o kartonun yanında uyurken buldum. Boncuk da kucağındaydı. O kadar sıkı sarılmıştın ki, onu senin kollarından ayırmak kalbimi parçaladı.
Duraksadı ve devam etti:
— Boncuk’un gidişi bir kötülükten değil, yorgunluktandı kızım. O minicik bedeni, o gün yaşadığı korkulara ve aldığı yaralara dayanamamıştı. Ablan ya da bir başkası… Hayır, kimse ona dokunmadı. O, son nefesini senin o sıcak kucağında, kendini dünyanın en güvenli yerinde hissederek verdi. Sen uyurken, o çoktan bir bulutun üzerine binip gökyüzündeki kedi cennetine doğru yola çıkmıştı.
Melike’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu seferki korkudan değil, bir ferahlıktandı. Yıllardır ablasına karşı duyduğu o gizli şüphe, babasının bu sözleriyle eriyip gitti.
Babası ayağa kalktı ve Melike’yi bahçenin en ucundaki, daha önce hiç dikkat etmediği küçük, beyaz bir mermer taşın yanına götürdü. Taşın üzerinde sadece bir kedi patisi izi ve “Boncuk: Sevginin İlk İzleri” yazıyordu.
— Onu o gece buraya, en sevdiğin güllerin dibine ellerimle koydum, dedi babası. “Sen uyurken ona veda ettim ki, sen onu hep en mutlu halinle hatırla.”
Melike, o taşın yanına çömeldi. Şimdi kalbindeki o koca boşluk, yerini huzurlu bir hatıraya bırakmıştı. Boncuk gitmişti ama ona “sevmenin cesaretini” öğretmişti. Melike o gece ilk kez, rüyasında Boncuk’u gördü; Boncuk bir bulutun üzerinde zıplıyor ve Melike’ye “Ben iyiyim” dercesine göz kırpıyordu.