2026

Gece Gelen Misafir

Karadeniz’de bazı köylerde gece yarısından sonra kapı çalınırsa açılmaması gerektiği söylenir. Çünkü yaşlılar der ki:

“Her kapıyı çalan insan değildir.”

Bu hikâye yıllardır Samsun çevresindeki köylerde anlatılır.

Yıllar önce küçük bir köyde Hasan adında bir adam yaşardı. Köy ormanların arasında, dağların eteğinde kurulmuştu. Geceleri rüzgârın ağaçların arasından geçerken çıkardığı sesler bile insanın içini ürpertirdi.Bir sonbahar gecesi Hasan evde yalnızdı. Karısı çocuklarıyla birlikte birkaç günlüğüne başka bir köye gitmişti.

Gece oldukça sessizdi.

Rüzgâr yoktu. Köpekler bile havlamıyordu.

Hasan sobanın yanında oturmuş çay içiyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.

Tam uyumaya hazırlanırken…

Kapı üç kez vuruldu.

“TAK… TAK… TAK…”

Hasan önce irkildi.

Bu saatte kim gelebilirdi?

Köyde kimse gece yarısı kimsenin kapısını çalmazdı.

Bir süre dinledi.

Sessizlik.

Belki yanlış duydum diye düşündü.

Tam yatağa gidecekken kapı yine çalındı.

Bu sefer daha sert.

“TAK… TAK… TAK…”

Hasan ayağa kalktı.

“Kim o?” diye seslendi.

Kapının dışından yavaş ve boğuk bir ses geldi.

“Yolcuyum… yolumu kaybettim… yardım eder misin…”

Ses garipti. Sanki boğazı kurumuş biri konuşuyordu.

Hasan bir an tereddüt etti. Ama köyde büyümüş bir insandı. Misafiri geri çevirmek ayıp sayılırdı.

Kapıyı açtı.

Kapının önünde uzun boylu, zayıf bir adam duruyordu. Üzerinde eski bir palto vardı. Yüzü karanlıkta tam seçilmiyordu.

Adam yavaşça başını kaldırdı.

Gözleri… tuhaftı.

Sanki ışık vurunca parlıyordu.

“Geceyi geçirecek bir yer arıyorum” dedi.

Hasan içeri buyur etti.

Adam eve girdi. Ama içeri girerken Hasan’ın içinden garip bir ürperti geçti. Ev bir anda sanki soğumuştu.

Adam sobanın yanına oturdu.

Ama garip bir şey vardı.

Sobanın ateşi güçlü yanıyordu ama adamın nefesinden hiç buhar çıkmıyordu.

Hasan çay koydu.

Adam fincanı aldı ama içmedi. Sadece elinde tuttu.

Evde tuhaf bir sessizlik oluştu.

Bir süre sonra Hasan dayanamadı.

“Nereden geliyorsun?” diye sordu.

Adam başını yavaşça çevirdi.

“Uzak bir yerden…” dedi.

“Ne iş yaparsın?”

Adam gülümsedi.

Ama bu gülümseme Hasan’ın içini dondurdu.

Çünkü adamın dişleri neredeyse köpek dişi gibi uzundu.

Hasan korkmaya başlamıştı.

Tam o sırada dışarıdaki köpekler bir anda havlamaya başladı.

Ama öyle sıradan bir havlama değildi.

Sanki korkudan uluyorlardı.

Adam başını yavaşça kapıya doğru çevirdi.

Sonra Hasan’a baktı.

“Onlar beni sevmez” dedi.

Hasan’ın kalbi hızla atıyordu.

Bir şeylerin yanlış olduğunu artık hissediyordu.

Tam o sırada Hasan’ın gözü yere takıldı.

Adamın ayaklarına baktı.

Ve gördüğü şey kanını dondurdu.

Adamın ayakları… ters dönüktü.

Topukları önde, parmakları arkadaydı.

Hasan donakaldı.

Köyde yaşlılar hep söylerdi.

“Eğer birinin ayakları tersse… o insan değildir.”

Hasan korkudan konuşamadı.

Adam yavaşça ayağa kalktı.

Boyu sanki biraz daha uzamış gibiydi.

Gözleri karanlıkta parlamaya başladı.

“Ben artık gideyim…” dedi.

Kapıya doğru yürüdü.

Ama kapıya ulaşmadan bir an durdu.

Başını yavaşça Hasan’a çevirdi.

“Kapını her çalana açma…” dedi.

Sonra kapıyı açtı.

Ve karanlığın içine doğru yürüyerek kayboldu.

Hasan sabaha kadar uyuyamadı.

Sabah olduğunda köylülerle birlikte kapının önüne baktılar.

Toprakta ayak izleri vardı.

Ama ayak izleri… geriye doğru gidiyordu.

O günden sonra Hasan’ın evinde bir kural oldu.

Gece yarısından sonra…

Kapı çalsa bile…

Kimse açmadı.

Çünkü köyde herkes artık biliyordu.

Bazen gece gelen misafir…

İnsan değildir.

adminGece Gelen Misafir
read more

Mezarlıkta Yürüyen Işıklar

Karadeniz’in nemli ve sisli gecelerinde, özellikle köylerin dışında kalan eski mezarlıklar hakkında anlatılan bir hikâye vardır. Bu hikâye yıllardır dilden dile dolaşır. Çoğu kişi bunun sadece bir korku masalı olduğunu düşünür. Ama bazıları… gördüğünü iddia eder.

Bu olayın anlatıldığı köylerden biri, Samsun çevresindeki küçük bir Karadeniz köyüdür.

Köyün üst tarafında, çam ağaçlarının arasında eski bir mezarlık bulunur. Mezarlık o kadar eskidir ki bazı mezar taşlarının yazıları silinmiş, bazıları da toprağa gömülmüştür. Gündüzleri bile ürpertici bir sessizliği vardır. Ama asıl garip olan şeyler… gece başlar.

Köylüler anlatır:

Gece yarısından sonra, özellikle rüzgârın kesildiği zamanlarda mezarlığın içinde küçük ışıklar dolaşmaya başlar.

Bu ışıklar ne el fenerine benzer ne de ateşe. Sanki avuç içi kadar, solgun sarı renkte küçük bir parıltı… Ama garip olan şey şu:
Işıklar yürür gibi hareket eder.

Bir mezarın başında durur…
Sonra ağır ağır başka bir mezarın yanına gider.

Köyde yaşayan yaşlı bir adam yıllar önce başından geçen olayı şöyle anlatır:

Bir gece geç vakit köye dönüyordum. Ay yoktu. Hava ağırdı. Mezarlığın yanından geçerken bir anda ileride bir ışık gördüm.

“Herhalde biri mezarlığa gelmiştir” diye düşündüm.

Ama ışık garip hareket ediyordu. Sanki biri elinde tutmuyordu. Topraktan biraz yukarıda duruyor… sonra başka bir mezarın başına gidiyordu.

Merak edip biraz daha yaklaştım.

O anda ikinci bir ışık daha yandı.

Sonra üçüncüsü…

Mezarlığın içinde üç dört tane küçük ışık dolaşıyordu.

Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı.

Bir süre onları izledim. Hiç ses yoktu. Rüzgâr bile esmiyordu. Ama ışıklar mezarların arasında dolaşmaya devam ediyordu.

Tam o sırada…

Mezarlığın içinden toprak kazılıyormuş gibi bir ses geldi.

“hırk… hırk…”

Sanki biri kürekle toprağı kazıyordu.

Ama ortada kimse yoktu.

Korkmaya başlamıştım. Geri dönmek istedim.

O anda ışıklardan biri aniden benim bulunduğum yöne doğru hareket etmeye başladı.

Önce yavaş…

Sonra daha hızlı.

Ayaklarım sanki yere çivilenmişti. Kaçamıyordum.

Işık mezarların arasından geçerek bana doğru yaklaştı. Yaklaştıkça fark ettim ki ışığın içinde sanki duman gibi kıvrılan bir şeyler vardı.

Tam o sırada mezarlığın içinden fısıltıya benzeyen bir ses duyuldu.

Ne söylediğini anlamadım.

Ama kesinlikle bir insan sesi değildi.

O anda koşmaya başladım. Arkamı bile dönmedim.

Köye varana kadar kalbim duracak gibi oldu.

Ama ertesi sabah köylüler mezarlığa gittiklerinde garip bir şey fark etti.

Mezarlığın ortasında…
Daha önce olmayan taze kazılmış bir mezar vardı.

Kimin kazdığı ise… asla öğrenilemedi.

O günden sonra köyde bir kural oluştu:

Gece yarısından sonra kimse o mezarlığın yanından geçmez.

Çünkü bazı geceler hâlâ görülür…

Mezarların arasında dolaşan o küçük ışıklar.

Ve en korkutucu olan şey ise şu:

Bazıları bu ışıkların ölülerin ruhu olmadığını söyler.

Onlara göre…

O ışıklar mezarlıkta dolaşan başka varlıklardır.

adminMezarlıkta Yürüyen Işıklar
read more

BONCUK

Yeni uyanmışlığın verdiği mahmurlukla, açıldığında denizi andıran kocaman gözlerini minik elleriyle ovuşturarak yeni güne merhaba dedi. Yatağında usulca doğruldu. Tavşanlı pembe peluş terliklerini giyerek hemen pencereye koştu. Gül rengi perdeleri aralayarak odasının bulunduğu ikinci kattaki penceresinden, içinde dev bir incir ağacının olduğu, babası ile birlikte özene bezene düzenlediği kıpkırmızı güller ve rengarenk lalelerle dolu bahçeye baktı. Annesinin kendisini çağıran sesi ile doğruldu. Küçük kız  telaşla üzerini giyinmeye başladı. Giymeye çalıştığı beyaz kazağı sanki küçülmüştü. Heyecandan ufacık bedeni titriyordu. Giyinirken kendi kendine söyleniyordu:

-Neden hep beyaz bu kıyafetler, birde giyebilsem ne kadar da zor!!!

Telaşla merdiven basamaklarını uçarcasına aşağıya indi. Annesi :

-Kahvaltı için bakkaldan ekmek alıp gel. Sakın oyalanma ve üzerini kirletme, dedi

Küçük kız iki madeni parayı bir hazineyi elinde tutarcasına sıkıca kavradı ve hırkasının cebine koyup evden dışarı çıktı. Bakkala doğru usulca yürüyordu. Tam yolu yarılamıştı ki eskilikten sıvaları dökülmüş bir evin duvarı dibinde bir şey fark etti. Hafiften eğilerek yaklaştı, ses çıkarmamak için nefesini bile tutmuştu. Minicik ufacık bir kedi yavrusu tüm sevecenliği ile O’na bakıyordu. Kediyi yapayalnız sokakta bulmuştu. Yavrunun neden yapayalnız olduğuna şaşırmıştı. Birbirlerine bakıyorlardı. Yavru kedinin bakışlarından ona yaklaşmasında bir sorun olmayacağını anlamıştı. Küçük kız korkmadan elini uzattı, kediyi yavaşça kaldırıp kucağına aldı. Küçücük, üç renkli, beyaz, siyah ve sarı bir yavru kediydi ve çok pisti. Çok pisti ama minicik gözleri ile öyle güzel öyle sevgi dolu bakıyordu ki küçük kızın dünyada gördüğü en güzel canlı yaratık bu kediydi. Konuşmaya başladı kediyle;

-Annen nerede senin minik kedi? Neden yalnızsın? Ne kadar da güzelsin!.. Aman Allah’ım ne kadar da minnacık, ne kadar da küçücük! Karnın aç mı?

Kedi sanki cevap verircesine miyavlamaya çalışıyordu küçük kızın ellerinde. Küçük kız merakla etrafına bakındı, başka kedi yoktu.

-Minik kedi, benim bakkala gidip ekmek almam lazım, ama seni burada yalnız bırakamam. Seni eve götürmem lazım…

Birden bire küçük kızın içini korkular kapladı. Babası evde değildi, annesi evdeydi. Kedi ile ilgilenirken üstü de kirlenmişti. Birden evden çıkarken annesinin söylediklerini hatırladı. Heyecanlandı, eli ayağı titremeye başladı. Heyecanlandığı zaman dudaklarını ısırırdı küçük kız. Farkına varmadan gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Neden babası evde değildi? Şimdi kediyi eve nasıl götürecekti? Kediyi eve götürünce ne yapmalıydı? Elinde küçücük yavru kedi, içinde kocaman korkular vardı. Kediyi bırakmak istemiyordu. Kalbi heyecandan duracaktı sanki. Karar verdi ve tüm cesaretini toplayarak kediyi hırkasının altına sakladı. Kedinin gözleri boncuk gibi olduğu için ismini de Boncuk koymuştu.

-Boncuk bana yardım et, hiç sesini çıkarma. Eve gidince annem seni görmesin.

Eve yaklaştıkça heyecanı artıyor kalbi küt küt atmaya başlıyordu. Eve gelmişti, bahçeden geçti bir ara düşündü:

-Kediyi bahçeye bırakıp babam eve gelince alsam.

Kediyi usulca yere bıraktı. Ama kedi küçük kızı bırakmadı. Arkasından geliyor ve ağlarcasına miyavlıyordu. Kedinin sesi çok cılızdı, miyavlamak değil de, sanki küçük kıza adeta yalvarıyor, ağlıyor gibi geldi. Kedi o kadar şirin geliyordu ki gözüne dayanamadı, tekrar kucağına aldı.

-Ağlama Boncuk, ne olursun sus ağlama annem sesini duymasın.

Kediyi kollarına alınca sesi kesilmişti, kediyi yeniden hırkasının altına sakladı. Evin kapısının önüne gelmişti, zili çalmaya korkuyordu. Elleri titriyordu. Gözlerinin yaşını minik eliyle sildi. Elbisesini temizlemeye çalıştı ama olmuyordu. Kedi üstünü kirletmişti ve küçük kızın üstünü kirletmesi yasaktı. Hırkasının yakasını açıp kediye baktı. Kedi uyuyordu. Kediyi öptü ve yakasını kapattı.

-Allah’ım, diye başladı yalvarmaya,

-Ne olursun Allah’ım, ne olursun annem kediyi görmesin.

Zili çaldı. Kalbi yine duracak gibi atıyordu. Farkında olmadan küçücük zayıf vücudu titriyordu. Kapı hızla açıldı. Annesi karşısındaydı. Heyecandan annesinin yüzüne bakamıyordu, kafasını bir türlü kaldıramıyordu. Gözlerini yere dikmiş sağa sola bakıyordu. Annesi:

-Neredeydin, neden geç kaldın, ekmek nerde, almadın mı?, diye sordu.

Küçük kız heyecandan donup kalmıştı. Minik yüreği kuş misali pır pır atıyordu. Öylesine heyecanlanmıştı ki  o an ölebilirdi. Kedisi yüzünden bakkaldan ekmek almayı unutmuştu. Ne söylemeli, ne yapmalıydı? Sesi kısılmıştı. Aklına gelen ilk yalan:

-Bakkal kapalıydı, dedi ve yavaşça içeriye girdi.

Hemen odasına gidip kediyi saklamak üstünü değiştirmek istiyordu. Aynı zamanda, annesinin kendisini izlediğinden emindi. Annesi arkasından:

-Yanıma gel!, diye seslendi…

Buz gibi soğuk emir veren ses… Karşılık veremezdi kıpırdayamıyordu, bayılmak üzereydi, titriyordu. Annesi arkasından omuzlarını tutmuştu. Babası neden şimdi evde yoktu; neredeydi? Neden ihtiyacı olduğunda babası hiç yanında olmuyordu? Babasını özlediğini kollarında saklanmak istediğini hissetti.

Annesinin elleri ne kadar da ağırdı… Omzundaki elleri sanki küçük kızı yere bastırıyordu. Ağlamak istemiyordu ama gene de gözünden inci gibi yaşlar akmaya başladı. Uzun kumral, kıvırcık saçları yüzüne yapışmış ve ter içinde kalmıştı. Annesinin vereceği cezadan değil, sorulacak olan sorulardan korkuyordu. Annesi:

-Elinde ne var, hırkanın altında ne saklıyorsun?, sorusunu sorunca elinde kolunda can kalmamıştı.

Kediyi tutacak gücü yoktu. Annesi hırkasını açınca kedi birden yere düştü. Kedinin canı yanmış olmalıydı ki acı acı miyavlamaya başlamıştı. Küçük kız kediyi kucağına almayı ne kadar da çok istiyordu! Ama bir şeyler engel oluyordu hareket edemiyordu. Keşke her şey birden dursa ve kediyi tekrar kucağına alıp, sevse, teselli etse, öpse… Ama korkudan kıpırdayamıyordu.

Annesi tekrar omuzlarından tutmuştu, bağırıyordu:

-Ben sana kaç kere söyleyeceğim, bu pis hayvanları elleme diye! Üstüne bak! Her yerin pislik içinde. Bıktım artık senden bıktım! Söyle! Nerden buldun bu pis kediyi? Neden eve getirdin? Konuşsana beni çıldırtmak mı istiyorsun? Konuş!

Küçük kız heyecanlandığı zaman konuşamazdı. Buna benzer olaylarda sık sık dili tutulurdu.  Konuşamadığı için annesi daha da çok sinirlenirdi…

Annesi kızını bıraktı. Kediyi hırçınca, kızgın bir şekilde ensesinden tutarak yerden kaldırdı. Küçük yavru kedi, annesinin elinde boşlukta sallanıyordu. Küçük kız annesine sarılıp yalvarmak istedi. Ama yapamadı, yerinden bile kıpırdayamadı. Annesi sokak kapısını açıp kediyi dışarıya attı. Kızına döndü, çok sinirliydi. Küçük kız yüzüne gelen tokadı hissetmedi bile. Aklı, kalbi, dışarıda ağlayan kedideydi. Kedisi için endişeleniyordu.

Annesi dışarıya atınca, canı çok mu yanmıştı? Bir yerine bir şey olmuş muydu? Bahçeden gider miydi? Acaba giderse birileri bulur da canını yakar mıydı? Veya yanına başka kediler gelirde onu hırpalar mıydı? Peki ya başka hayvanlar gelirse? Köpekler de gelebilirdi, o zaman ne yapardı ?

Birden daha kötü bir şey geldi aklına… Ablası… Ya ablası kediyi görürse ve işkence ederse? Kediciğin karnı da açtı; ya açlıktan ölürse. Devamlı bunları düşünüyordu…

Annesi elini yüzünü yıkamasını, üstünü değiştirmesini ve odasından dışarıya çıkmamasını emretmişti. Yavaşça odasına girdi. Annesi, odasına girene kadar Onu takip ettiğini biliyordu. Önce lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Sonra odasına girince usulca kapıyı kapattı. Hemen pencereye koştu, bahçeye baktı. Yaşlı ıslak gözleri yavru kediyi arıyordu.

-Boncuk neredesin? Ne olursun gitme, babam gelsin her şey düzelecek. Annem izin vermese bile babam sana bahçede minicik şirin bir ev yapar Boncuk gitme, diye yalvarıyordu.

Birdenbire küçük kalbi duracak gibi oldu. Boncuk bahçedeydi, gitmemişti, bahçede babasının diktiği ve çok sevdiği, gül fidanının altında uzanmıştı, uyuyordu. Küçük kız sevinçten, mutluluktan uçabilirdi o an. Ama birden aklına gelenler sevincine gölge düşürdü. Yeniden içini korkular sardı, titriyordu. Boncuk’u gül fidanının altında annesi veya ablası görürse; annesi belki bir şey yapmazdı ama ya ablası babası gelmeden Boncuk’u görürse… İşte o zaman olacakları düşünmek bile istemiyordu. Tekrar dikkatle Boncuk’a baktı; eğer Boncuk uyur ve babası gelinceye kadar uyanmazsa, kimse göremezdi…

Ellerini, yüzünü cama dayadı. Gözlerini Boncuk’tan hiç ayırmadan ve kıpırdamaya bile korkarak, bahçede uyuyan Boncuk’a baktı. Kıpırdarsa Boncuk uyanır diye korkuyordu. Hatta dala konan bir serçeye sessizce bağıdı:

-Aman serçe lütfen ses çıkarma, Boncuk uyuyor. Aman O’nu uyandırma…

İçinden devamlı aynı cümleyi tekrarlıyordu:

-Allah’ım ne olursun babam gelinceye kadar Boncuk uyanmasın, ağladığının farkında değildi… Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar akıyordu. İçinde bilmediği garip duygular eşliğinde Boncuk’un sevgisi yüreğini acıtıyordu. onu bulmuşken ayrılmak çok zoruna gitmişti. Neden annesi Boncuk’u eve almamıştı sanki, neden izin vermemişti?

Ablası eve gelmeden önce ne kadar, kaç saat kaç dakika, pencerenin önünde kaldı bilmiyordu. Zaman su gibi akmış öğle olmuştu. Aşağıdan annesinin onu çağırdığını duydu. Öğle yemeğine gelmesini istiyordu annesi. Hiç açlık hissetmiyordu, pencereden ayrılmak istemiyordu, daha doğrusu Boncuk’u gözünden ayırmak istemiyordu. Sanki biran dünyanın başka bir köşesindeydi. Gözünün önünden ayrılsa ona bir şey olacakmış gibi hissediyordu. Ve babası daha eve gelmemişti. Aşağıya yemek yemeğe inmezse annesinin kızacağını biliyordu. Boncuk daha uyuyordu, içinden:

-Boncuk ne olursun uyanma ben hemen geleceğim, babam gelince, sana yemek veririz. Ne olursun uyanma Boncuk!, diye kediyle konuştu kendi kendine.

Pencereden istemeyerek ayrıldı, aşağıya inmeliydi annesini kızdırmak istemiyordu.

Babası hariç tüm aile evdeydi. Ufak kardeşi, ablası ve annesi… Neden babası daha gelmemişti, neredeydi? Akşamları bu kadar geç geldiği olur muydu? Düşündü ama hatırlamadı.

Küçük kız kardeşi onu görünce, her zaman kollarına atılmak isterdi. Babasından sonra en çok sevdiği insan küçük kardeşiydi. Yemek odasına baktı kardeşi yalnızdı. Odada oyuncaklarıyla oynuyordu buna çok sevindi. Annesinin kollarında olsaydı kardeşine yaklaşmaktan korkardı. Yanına gitti, kardeşini kucakladı, sarıldı, öptü. Kardeşi her zamanki gibi gülmeye, konuşmaya başladı. Konuştuklarının hepsini anlamasa bile kardeşiyle oynamasını çok seviyordu. Kardeşi de onu çok seviyordu, her ne kadar söyleyemese de bunu hareketleri ile hissettiriyordu. Ablası annesine yardım ediyordu, mutfaktan gelen seslerini duyabiliyordu.

Annesi ile ablası ellerinde yemeklerle odaya girdiler. Annesi masaya oturmalarını söyledi. Küçük kız sessizce sandalyesine oturdu. Gözleri tabağındaydı annesine bakmak, annesiyle göz göze gelmek istemiyordu. Annesinin siyah koyu gözlerinden korkardı… Annesine doğru baktı belli etmeden; karşısındaydı. Küçük kardeşine yemek yediriyordu. Karşısında ve aynı odada olsalar bile ne kadar da uzaktaydı annesi. Erişilmezdi… Bu imkansızdı… Odada olsa bile sanki odada değil de dünyanın başka bir kösesindeydi. Annesini gizlice seyrederken; bazen kollarına atılmak, sarılmak, saçlarını okşamak isterdi. Her gün bir kaç kere, diğer kardeşlerine yaptığı gibi, annesi kendisine de sarılsın öpsün isterdi. Kardeşleri ve annesi yanında olduğu halde çok yalnızdı yapayalnız… 

Tabağındaki yemeği zorla bitirmişti, midesi bulanıyordu. Bütün ailenin yemekleri bitirinceye kadar masadan kalkması yasaktı. Bekledi Boncuk’u düşündü; uyuyor muydu yoksa uyanıp bahçeden gitmiş miydi? Sonra babasını düşündü; ne zaman eve gelecekti?

Ablasının sesiyle düşüncelerinden koptu ve irkildi. Yemek bitmişti. Ablası annesine soruyordu.

-Bahçede oynayabilir miyim anneciğim?

Ablasının söylediği bu sözler kalbine bıçak gibi saplandı. Bağırmak istedi:

-Hayır! Olmaz! Oynayamazsın! Boncuk bahçede uyuyor!.

Boğazına koca bir yumruk takıldı sanki, bağıramadı, konuşamadı. Ablası bahçeye çıkmıştı bile. Annesine bakmadan yavaşça

-Bende çıkabilir miyim anne?, diye sordu.

Annesi:

-Sen odana çıkabilirsin biliyorsun cezalısın, dedi.

Koşarak odasına çıktı. Aklında sadece kedisi vardı Boncuk… Boncuk… Boncuk… Odasında hemen pencereye yaklaştı, dışarıya bahçeye baktı. Ablası komşunun oğlu Harun ile bahçede oynuyordu. Boncuk uyanmıştı. İçinden:

-Boncuk uyanma saklan seni görmesinler, dedi.

Pencereden Boncuk’u izlerken uyuya kalmıştı. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Gözlerini açtığında korktuğu başına geşmişti. Boncuk’u görmüşlerdi.

Boncuk’u ilk gören komşunun oğlu Harun olmuştu. Boncuk’a yaklaşarak:

-Bak!… Baksana burada bir kedi var. Ne kadar da pis bir kedi…

Konuşuyor, gülüyor ve bir yandan da Boncuk’a çirkin ayaklarıyla tekmeliyordu. O tekmeler sanki Boncuk’a değil kendisine atılıyordu. Harun’un her tekmesiyle küçük kız irkiliyor camı yumrukluyordu. Ablası, Boncuk’u yerden boğazını sıkarak kaldırdı. Yukarıya eve küçük kızın penceresine doğru salladı. Gülüyordu elleri Boncuk’un boğazındaydı. Boncuk’u havada salladı. Bilerek yapmıştı. Ablası biliyordu küçük kızın üzüleceğini. Ablasının yüzü, nefretten korkunç bir hal almıştı. Yüzünü iğrenç bir gülümseme kaplamıştı. Gözleri vahşi bir hayvanın gözlerini andırıyordu, bu gözler küçük kıza kediye kötü bir şeyler yapacağını söylüyordu.

O an hiç bilmediği, büyük bir korku sardı küçük kızı. Belinden karnına oradan da ciğerlerine kaydı korku. Tüm vücudunu kaplamıştı. Küçük kız korktuğunda kıpırdayamaz ve konuşamazdı. Vakti yoktu Boncuk’u kurtarması lazımdı. Düşünceleri her yerdeydi sanki saniyede milyonlarca şeyler aklından geçiyordu, babası yardım edemezdi evde yoktu. Hiç düşünmeden ellerini cama vurdu, bağırıyordu; mutsuzluk dolu kahredici bir çığlıktı bağırması. Döndü birden odadan dışarıya fırladı, koşarak aşağıya indi. Annesini ve cezasını unutmuştu bahçeye çıktı. Soluk soluğa kalmış yüreği göğsüne sığmıyordu. Ablası bu arada, incir ağacına çıkmıştı, bir elinde hâlâ boğazından sıkarak tuttuğu Boncuk vardı. Küçük kız heyecandan ayakta duramayacak durumdaydı neredeyse yere düşmek üzereydi. Avaz avaz bağırıyordu, neredeyse her şey bitti derken bu kuvveti nereden bulmuştu? Kendisi de bilmiyordu.

-Ablacığım ne olursun yapma, atma kediyi aşağıya, ne istersen yapacağım, atma Boncuk’u ağaçtan aşağıya.

Küçük kız ağlıyor yalvarıyordu gözleri Boncuk’tan ayrılmıyordu. Boncuk ablasının elinde havada boşlukta sallanıyordu, boynu bükülmüştü. Ablası ise gülüyor ve küçük kızla eğleniyordu.

-Ne yapabilirsin kediyi ağaçtan atsam? Sen çok aptalsın, nesi var bu pis kedinin?

Bir yandan elindeki kediyi sallıyor ve aynı anda da konuşuyordu

-Atıyooruuuuuum, ataccccağıııııım, bir, iki, üç, atıyooooruuum.

Kediyi atıyor gibi yapıyor ama atmıyordu. Gözlerinde küçük kıza verdiği üzüntünün sevinci vardı. Küçük kızın kalbi, göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu. Birden bire Boncuk’u boşlukta gördü ellerini havaya kaldırdı küçük elleriyle Boncuk’u tutmak istedi. Ama tutamadı talihsiz kedi yere düştü, küçük kız da aynı anda kendisini yere attı. Boncuk’u yerden kaldırdı, kollarına aldı bırakmazdı artık Boncuk’u, ölse de bırakmazdı. Boncuk için gerçekten de ölebilirdi…

Annesi çığlıkları duymuş ve olanları görmüştü. Büyük kızına ağaçtan aşağıya inmesini söyledi, aynı anda da küçük kızına yaklaştı. Küçük kız Boncuk’a sıkıca sarılmıştı, çok perişan bir haldeydi. Ağlıyordu ağlaması ağlamak değil de, hıçkırmaktı. Küçücük vücudu titriyordu, kolları bacakları depremdeki evler, ağaçlar gibi sallanıyordu. İçinde korku yoktu, belki de ilk ve son defa korkusuzca annesine baktı. Evet annesinin yüzüne, gözlerinin içine baktı. Annesine hiç karşılık vermeyen küçük kız kararlıydı. Annesi Boncuk’u elinden alamazdı; alması için kızını öldürmesi lazımdı…

Gözlerini annesinin yüzünden, gözlerinden hiç ayırmadan konuştu:

-Kedimi, Boncuk’u benden alamazsın! Vermem! Kimseye vermem, kendimi öldürürüm de yine vermem!

Farkında değildi; kedisine sıkıca sarılmıştı ve küçük elleri kolları kan içindeydi. Annesi böyle bir tepki beklemiyordu, şaşırmış kızına bakıyordu.  

-Babamı istiyorum, babam gelsin, sen dokunma bana!

Annesi nedense kızına kızmıyor, bağırmıyordu; korkmuş gibi bir hali vardı. Annesi:

-Tamam olur kedini almayacağım, ama bak ya senin ya da kedinin bir yeri kanıyor. Üstün, kolların, ellerin kan içinde, bakmalıyım; belki kedinin yardıma ihtiyacı vardır. Hadi kediyi bana ver.

Annesi hiç beklenmedik şekilde çok sakin ve yavaş konuşmuştu. Küçük kız kucağındaki Boncuk’a baktı. Yüzü kan içindeydi, korkmaya başladı. Boncuk miyavlıyordu ama sesi çok cılız ve  yavaştı, ağzından kan damlıyordu. Annesi yavaşça minik kızın ellerinden kediyi aldı.

-Yaralanmış, dedi

-Belki de sadece kan… Gel evde bakalım sen üstünü değiştir, elerini yıka, kediye de yemek vermeliyiz.

Küçük kız duyduklarına inanamıyordu. Annesine ne olmuştu kızmıyor bağırmıyordu. Ama güvenebilir miydi annesine? Başka çaresi yoktu. Annesi elinden tutmuştu, eve girdiler.

Boncuk’u annesiyle yalnız bırakmak, Boncuk’tan ayrılmak istemiyordu, korkuyordu annesi Boncuk’a bir şey yapar diye. Annesi:

-Kedinin karnını doyuralım temizleyelim, kedi evde kalamaz ama bahçede kalabilir, bahçede ona güzel bir de ev yapabilirsin.

Aman Allah’ım bütün bunlar gerçek miydi? Annesi mi söylüyordu bütün bunları? Boncuk bahçede kalabilir miydi? Ama ya ablası, tekrar Boncuk’un canını yakarsa?

Annesine baktı sormak istedi. Annesi küçük kız sormadan, konuşmasına devam etti:

-Ablan bir daha kedine bir şey yapamaz, ben ablanla konuşurum.

İçini sevgi sıcaklık kapladı, annesini seviyordu, hem de çok seviyordu. Sarılmak istedi ama annesi:

-Hadi git odana ellerini, yüzünü yıka, üstünü değiştir, ben kedini güzelce temizleyip bir karton bulayım, sonra bahçeye götürürsün, dedi.

Annesine sarılmasına imkan yoktu ustu başı çok kirliydi… Heyecanla üst kata çıktı. Güzelce temizlenip üstünü başını değiştirdi. Küçük kız tekrar aşağıya indiğinde Boncuk temizlenmiş kartonun içinde eski bir örtünün üzerinde uyuyordu. Sanki rüyadaydı. Kartonu aldı bahçeye çıktı. Biliyordu Boncuk’un evi neresi olacak, gül fidanının altına kartonu bıraktı, yere oturdu ve elini yavaşça kartona soktu, kedisini okşadı. Boncuk gözlerini açmıştı ama kıpırdamıyordu. Kedisiyle konuşmaya başladı:

-Boncuk her şey düzeldi bak.. Sana artık kimse hiç bir şey yapamaz, annem kızmıyor artık ben hep yanında olacağım, babam gelsin seni görsün seni çok sevecek; inan Boncuk sana süt alır babam,

Küçük kız mutluydu. Kedisi bahçede kalabilirdi, birde babası eve gelse.

Karanlık olmuştu, annesinin ona seslendiğini duydu, yatma vakti gelmişti, Boncuk’un üstünü yavaşça örttü.

-İyi geceler Boncuk yarın sabah kalkınca hemen yanında olacağım, seni çok seviyorum.

Kartonun üstünü biraz kapattı, Boncuk’un hava alması lazımdı hepsini kapatamazdı. Eve gitti odasına çıktı, ablasının odası aynı katta ve yan taraftaydı. Geceliğini giyip yatağına girdi. Annesi her gece gelir iyi geceler diler, ışığı söndürürdü. Babası evde olsa her gece kızına dünyanın en güzel masallarını anlatır, kızını kucağında yatağına oturur, üstünü örter iyi geceler der öperdi. Babasını çok özlemişti ne zaman gelecekti bilmek istiyordu. Annesi odaya girdi küçük kıza baktı ve yatağa yaklaştı, eğilip kızını öptü saçlarını okşadı.

-Çok yoruldun uyuman lazım, iyi geceler, dedi.

Kalktı ışığı söndürdü, kapıyı aralık bıraktı. Küçük kız çok mutluydu, annesi bazen çok sık olmasa da iyi geceler öpücüğü verirdi. Yorganına sıkıca sarıldı, uykusu vardı, Boncuk’u düşünerek gözlerini gözlerini kapattı.

-Allah’ım Boncuk’a iyi bak üşümesin yağmur da yağmasın ıslanmasın ne olursun Allah’ım, babam gelince ona güzel bir ev yapacağız lütfen Allah’ım onu bu gece koru, diye yalvardı.

Aşağıda sesler kesilmişti, annesi küçük kardeşini uyutuyordu muhakkak. Tam uyumak üzereyken kapı açıldı. Ablası yatağına yaklaşıyordu. İçini yine korkular sardı ne istiyordu… Gelmesin çıksın!… Ama kardeşi çıkacağı yerde eğilip kulağına fısıldadı:

-Uyu bakalım aptal kız, sen uyuyunca ben o minik kedini öldüreceğim, boğacağım, anneme söylersen uyurken seni de boğarım! Anladın mı söylediklerimi deli kız?

Ablası hem konuşuyor hem de gülüyordu. Küçük kız taş kesilmişti, olamazdı, ablası bunu yapamazdı. Ablasının arkasından baktı kaldı. Şimdi kapının önündeydi; ablası basını çevirip:

-Unutma babam da yok bu gün evde! Çirkin pis kedini öldüreceğim, dedi ve odadan çıktı.

Tekrar dehşet verici korkular sarmıştı içini. Ne yapmalıydı uykusu var miydi? Hayır yoktu! Uyumamalıydı!… Uyursa bu Boncuk’un ölümü olurdu. Yatağından kalktı pencereye gitti camdan dışarıya baktı; dışarısı karanlıktı. Gözleri karanlığa alışınca gül fidanına baktı. Karton oradaydı. Bahçede kimseler yoktu.

-Babamı beklerim, diye düşündü.

-Yatmam! Uykum yok babamı beklerim!, korkuyordu…

Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bahçede her ağacın sallanışı, yaprakların hışırtısı, karanlık korkutuyordu küçük kızı.

Yorulmuştu… Ayakta duracak hali yoktu ve uykusu da gelmişti, gözleri kapanıyordu. Uyumaktan çok korkuyordu… Uyursa ve o uyurken ablası Boncuk’u öldürürse eğer? Ya  göremez, engel olamaz ve kurtaramazsa Boncuk’u. Çocuk kafasında, kalbinde uyumak demek Boncuk’u kaybetmek demekti. Ama bahçeye gitse Boncuk’un yanına ablası gelince görürdü. Evet evet bahçeye gitmeli; Boncuk’un yanında olmalıydı! Kapıya gitti ortalığı dinledi. Hiç ses yoktu. Çok dikkatli olmalıydı. Annesi ve ablası bahçede olduğunu görmemeliydiler. Bahçede babasını bekleyecekti. Babası gelince Boncuk’u korurdu.

Sessiz ve yavaşça aşağıya indi. Kalbinin sesini duyabiliyordu. Parmaklarının üzerinde yürüyordu. Sokak kapısına bir ulaşabilseydi, kapı küçük kıza çok uzakta görünüyordu. Her attığı adım sanki saatlerce sürüyordu. Ama şimdi kapıya gelmişti, önündeydi sadece kapının koluna ulaşıp yavaşça açması kalmıştı Boncuk’a kavuşmak için. Bayılmak üzereydi; kuvveti kalmamıştı en son gücüyle kapının kilidini çevirmeye çalıştı. İmkansız olan bir şey olmuştu, kapı acıktı. Korkularını sevinçler aldı. Dışarıya cıktı kapıyı yavaşça kapattı. Uçabilirdi… Koşarak Boncuk’un yattığı kartona yaklaştı, heyecanlıydı terlemişti, heyecandan dudaklarını ısırıyordu. Bu elinde olmayan bir şeydi. Annesi ne kadar kızsa da heyecanlanınca dudaklarını ısırırdı. Boncuk kartonun içinde aynı koyduğu gibi uyuyordu. Kedisini kucağına aldı Boncuk gözlerini açtı mırlıyordu. Hayatında hiç bu kadar çok mutluluk hissi, sevinç, sevgi duymamıştı. Korkularını mutluluk kaplamıştı artık Boncuk’un yanındaydı kimse öldüremezdi. Kartonun yanında yere oturdu, üstünde sadece incecik bir gecelik vardı ayakları çıplaktı. Mutluluktan üşüdüğünü hissetmiyordu. Kedisini tekrar kartona koymak istemiyordu, geceliğini kaldırdı Boncuk’u içine koydu. Uyumayacak babasını bekleyecekti…

Birisi yüzünü okşuyordu ve kendisine sesleniyordu.. Aman Allah’ım bu ses saatlerdir beklediği babasının sesiydi. Sadece babası ona “Melike’m Canım” derdi. Gözlerini açtı nerde olduğunu bir an bilemedi etrafına baktı babası… Allah’a şükür babası gelmişti. Bahçede değil evde babasının kucağındaydı, uykulu gözlerle babasına gülümsedi:

-Seni bekledim nerdeydin baba?, diye sordu.

Ama Boncuk… Boncuk nerdeydi? Birden bire uyanmıştı elleri kucağında Boncuk’u aradı. Boncuk yoktu kucağında. Tekrar babasına baktı ama neden babası ağlıyordu, neden gözlerinde yaş vardı?

-Baba kedim nerde?

Babası gözlerini kızından kaçırmak istedi. Ama küçük kız anlamıştı, bir şeyler normal değildi. Babasının kucağından inmek istedi, bakmalıydı Boncuk’u aramalıydı. Babası küçük kızı bırakmadı:

-Melike’m canım kedin uyuyor, uyudu

Babası bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Küçük kız duymuyordu. Biliyordu Boncuk’un uyuduğunu; ama nerdeydi Boncuk??? Gözleri odadaki kartona takıldı, içinde Boncuk vardı sevindi.

-Baba Boncuk kartonda uyuyor, bakmak istiyorum sen gördün mü Boncuk’u çok güzel bir kedi…

Elleri babasının yüzünü tutmuştu. Babasını öpmekten, yüzüne, gözlerine bakmaktan hiç korkmazdı. Ama o an babasına bakınca korktu, babasının gözleri yaşlı ve çok üzüntülüydü. Oysa babası gelmişti ve Boncuk uyuyordu her şey düzelecekti, babası neden ağlıyordu neden????

Kafasını çevirdi ellerini babasının yüzünden çekti çırpınmaya başladı, kartona gitmeli Boncuk’a bakmalıydı. Babası konuşuyordu o tatlı sesiyle ama küçük kız duymuyordu babasını. Babası kızını kucağından bırakmadan kartona yaklaştı. Boncuk gerçekten uyuyor gibiydi ama gözleri acıktı. Küçük kız anlamıştı. Boncuk artık yaşamıyordu. Babası kızına sıkıca sarılmıştı, sanki hiç bırakmak istemiyordu kucağından. Küçük kız o an ölebilirdi. Boncuk ile beraber zaten içinden bir şeyler olmuştu. Ağlayamıyordu artık gözleri boşluğa bakıyordu.

Aradan seneler geçtiği halde hala küçük kız bilmiyordu, Boncuk’u kim öldürdü. Normal bir ölüm müydü yoksa, ablası mı öldürmüştü?…

Aradan uzun yıllar geçmiş, o küçük kız artık genç bir kadın olmuştu. Melike, ne zaman bir kedi miyavlaması duysa ya da ne zaman bir gül kokusu alsa, zihninin derinliklerinde hep o boncuk gözlü dostunu ve o kederli geceyi hatırlardı. İçindeki o küçük kız, hala bahçedeki kartonun başında babasını bekliyor gibiydi.

Bir bahar akşamı, babasıyla yine o eski evin bahçesinde, dev incir ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Bahçe yine kıpkırmızı güllerle doluydu. Melike, yıllardır kalbini kemiren o soruyu sormaya karar verdi. Sesi, tıpkı o günkü gibi hafifçe titreyerek:

— Baba, dedi. “Boncuk… O gece gerçekten ne olduğunu hiç anlatmadın bana. Onu kimin aldığını ya da ona ne olduğunu hep merak ettim.”

Babası, derin bir nefes aldı. Gözleri uzaklara, o eski gül fidanının olduğu köşeye daldı. Melike’nin elini nazikçe tuttu. Sesi, bir masalın en huzurlu cümlesi kadar yumuşaktı:

— Melike’m, canım kızım… O gece eve geldiğimde seni bahçede, geceliğinle o kartonun yanında uyurken buldum. Boncuk da kucağındaydı. O kadar sıkı sarılmıştın ki, onu senin kollarından ayırmak kalbimi parçaladı.

Duraksadı ve devam etti:

— Boncuk’un gidişi bir kötülükten değil, yorgunluktandı kızım. O minicik bedeni, o gün yaşadığı korkulara ve aldığı yaralara dayanamamıştı. Ablan ya da bir başkası… Hayır, kimse ona dokunmadı. O, son nefesini senin o sıcak kucağında, kendini dünyanın en güvenli yerinde hissederek verdi. Sen uyurken, o çoktan bir bulutun üzerine binip gökyüzündeki kedi cennetine doğru yola çıkmıştı.

Melike’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu seferki korkudan değil, bir ferahlıktandı. Yıllardır ablasına karşı duyduğu o gizli şüphe, babasının bu sözleriyle eriyip gitti.

Babası ayağa kalktı ve Melike’yi bahçenin en ucundaki, daha önce hiç dikkat etmediği küçük, beyaz bir mermer taşın yanına götürdü. Taşın üzerinde sadece bir kedi patisi izi ve “Boncuk: Sevginin İlk İzleri” yazıyordu.

— Onu o gece buraya, en sevdiğin güllerin dibine ellerimle koydum, dedi babası. “Sen uyurken ona veda ettim ki, sen onu hep en mutlu halinle hatırla.”

Melike, o taşın yanına çömeldi. Şimdi kalbindeki o koca boşluk, yerini huzurlu bir hatıraya bırakmıştı. Boncuk gitmişti ama ona “sevmenin cesaretini” öğretmişti. Melike o gece ilk kez, rüyasında Boncuk’u gördü; Boncuk bir bulutun üzerinde zıplıyor ve Melike’ye “Ben iyiyim” dercesine göz kırpıyordu.

adminBONCUK
read more

Ormanda Kayıp Adam

Köyün hemen dışında, sık ağaçlarla örülmüş, adım atmanın bile zor olduğu bir orman vardı. Yıllardır kimse gece oraya gitmezdi; yollar kaybolmuş, eski çalılar ve devrilmiş ağaç gövdeleri zemini çamur ve yaprakla kaplamıştı. Rüzgâr estiğinde kuru dallar çatırdar, uzaktan bir kurumuş yaprak hışırtısı insanın içine işlerdi.

O gece, yaşlı bir oduncu, sabah erken başlamak için odun toplamaya gitmişti. Gün batmış, gökyüzü bulutlarla kaplanmıştı. Havanın nemi öyle yoğundu ki, nefes almak bile ağır geliyordu. Ayağının altındaki çamur her adımında çöküyor, taşlar ve kökler yürümeyi zorlaştırıyordu.

Ormanın derinliklerine doğru ilerlerken, bir an gözüne bir hareket ilişti. Gözlerini kısarak baktı; karanlıkta bir adam silueti duruyordu. Elinde bir sopa vardı ama yüzünü göremiyordu, karanlığa gömülmüştü. Sessizce duruyordu, tıpkı bekleyen bir tuzak gibi.

Yaşlı adam durdu, kalbi deli gibi atıyordu. Siluet bir adım attı. O adım, toprağa değdiğinde çamurun ezilme sesi, yaprakların kırılması ve kuru dalların çatırdaması birleşerek bir insanın içini sıkıştıran bir ahenk oluşturuyordu.

Siluet, boğuk ve fısıltı gibi bir sesle konuştu:
“Beni gördün…”

Yaşlı adamın nefesi kesildi. Titreyerek cevap verdi:
“Hayır… ben sadece odun topluyorum…”

Siluet gülümsedi. Ama o gülümseme insana ait değildi. Dudaklarının arasından sızan bir boşluk gibi, çürümüş ve eksik bir şey hissettiriyordu. Ve fısıldadı:
“Sen alırsın… sen götürürsün…”

Yaşlı adam geri adım attı ama adımlarını atarken çamur ayağına yapıştı. Her hareketi ağırlaştı. Geri bakmaya korkuyordu. Bir an cesaretini topladı ve arkasına baktı. Siluet hâlâ oradaydı, hareket etmiyor, sadece bakıyordu.

Birden, gözlerinde hafif bir parıltı belirdi. Adamın kalbi duracak gibi oldu. Gözleri, insanın kendi hatalarını ve suçlarını görüyormuş gibi içine işliyordu.

Panikle koşmaya başladı. Ayakları çamura saplanıyor, taş ve kökler altında tökezliyordu. Ama sesler peşini bırakmıyordu: Yaprak hışırtısı, dal çatırdaması, çamurun ezilmesi… Hepsi ardındaki varlığın varlığını hatırlatıyordu.

Gece boyunca orman, sessizliğini ve karanlığını korudu. Yaşlı adam sabahın ilk ışıklarıyla köye ulaştığında elleri çamurla kaplıydı. Ama sadece toprak ve odun parçalarıydı; siluetin izi yoktu.

Köylüler, o günden sonra kimseyi ormana göndermedi. Oduncu bir daha gitmedi. Gece olunca evinden dışarı adım atmadı; sessizlik hâlâ kulaklarında yankılanıyordu.

“Ormanda bazı varlıklar sessizce bekler. Gördüğün an, seni takip etmeye başlar… ve kaybolanlar bir daha bulunmaz.”

adminOrmanda Kayıp Adam
read more

Sen Aldın

Çanakkale’nin terk edilmiş siper hatları, savaşın üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ toprağın altında kalmış izleriyle ürkütüyordu. Taşlar ve çukurlar, üzerine yeni toprak birikmiş olsa da, hâlâ geçmişin sessiz çığlıklarını taşır gibiydi.

Gece, rüzgâr hafifçe uğuldayarak geçerken nöbette duran asker yalnızdı. Ay yoktu; gökyüzü kapalı, yıldızlar bile kaybolmuştu. Hava nemliydi, her adımında çamur ve taşlar altında ezilen kuru dal kırıklarının çıtırtısı yankılanıyordu.

Asker ilerlerken, çukurun dibinde bir hareket gördü. İlk başta gözleri aldanmış sanmıştı; karanlık her şeyi çarpıtıyordu. Ama siluet birden netleşti: Üniforması eskiydi, Osmanlı askeri gibi; üniforma tertemiz, neredeyse canlı gibi duruyordu. Yüzü gölgelerin içinde kaybolmuştu, ama gözleri… gözleri karanlıkta birer delik gibi parlıyordu.

Asker durdu. Nefesini tuttu. Siluet sessizce bir adım attı. Adımların sesi yoktu, ama yere bastığında toprak hafifçe çöküyordu.

“Parmağım nerede?” diye sordu siluet, düşük ve keskin bir sesle.

Asker, yerinde dondu. Dudakları titredi:
“B-bilmiyorum,” dedi, sesi fısıltıya dönmüştü.

Siluet bir adım daha yaklaştı. Adımlar hâlâ sessizdi, ama karanlıkta havanın yoğunluğu değişmişti. Nefesler ağırlaştı. Soluk alıp vermek bir yük gibi hissettirdi.

Ve fısıldadı:
“Sen aldın.”

Söz, göğüs kafesini sıkıştırır gibi bir tehdit taşıyordu. Zaman durmuştu; rüzgâr kesilmiş, uzaktaki çamlar ve çalılar sessizleşmişti. Asker bir an dondu, kalbi deli gibi atıyordu.

Siluet bir adım daha attı. Gözleri direkt ona bakıyordu. Askerin gözü siluetin eline takıldı: Parmağı işaret ediyordu, sanki uzun süredir beklenmiş bir suçlamaydı bu.

Panikle koşmaya başladı. Ayakları çamur ve taş arasında kayıyor, çukurlara düşmemek için mücadele ediyordu. Arkasına bakmaya cesaret edemiyordu. Ama bir an durdu; kalbi duracak gibi oldu. Siluet hâlâ oradaydı, hareket etmiyor, sadece bakıyordu.

Sabah olduğunda siper hattı boştu. Sanki gece hiçbir şey olmamış gibiydi. Ama yerde, eski, topraklı bir parmak kemiği bulunmuştu; belki de o siluetin nedeni…

O günden sonra nöbet tutan asker bir daha tek başına siper hattına gitmedi. Gece boyunca sessizlik hâlâ onun kulaklarında yankılanıyordu: O fısıldayan ses hâlâ duyuluyordu.

Köylüler ve askerler hâlâ anlatır:

“Çanakkale’de bazı parmaklar hâlâ sorulur… ve soran, gözleriyle korkutur. Onu gören bir daha geceyi yalnız geçiremez.”

adminSen Aldın
read more

Uğurlar Mezarlığı

Uğurlar Mezarlığı, köyün biraz dışında, ana yolun hemen kenarında, asırlık fındık bahçelerinin gölgesinde uzanırdı. Yeni mezarlık tepenin ardına yapılınca burası kendi sessizliğine terk edilmişti. Bakımsız mezarların taşları zamanla yan yatmış, üzerindeki Osmanlıca yazılar yosun tutup silinmişti. Köylüler gündüzleri bile oradan geçerken adımlarını hızlandırır, rüzgârın o eski servilerin arasından geçerken çıkardığı ve insan iniltisine benzeyen uğultuyu duymamak için kulaklarını tıkarlardı.

İsmail, o akşam şehirden dönüyordu. Altındaki yağız atı, normalde yorulmak bilmezdi ama o gece mezarlık yoluna yaklaştıklarında hayvanın adımları ağırlaştı. Kulaklarını dikmiş, karanlığın içindeki görünmez bir tehlikeyi seziyormuş gibi huzursuzca başını sallıyordu. Ay, kalın bulut tabakasının arkasında kaybolmuş; yeryüzü zifiri bir karanlığa, mutlak bir sessizliğe gömülmüştü. Ne bir cırcır böceği sesi ne de uzaktan gelen bir köpek havlaması vardı. Dünya sanki nefesini tutmuş, bir şeyi bekliyordu.

Tam mezarlığın en eski kısmının hizasına geldiklerinde, İsmail iki devrilmiş mezar taşının arasında bembeyaz bir karaltı fark etti. At aniden durdu, kişnemek istedi ama sesi boğazında düğümlenmiş gibi sadece hırıltılı bir nefes verdi. O sessizliğin içinde, tüyleri diken diken eden ince bir ses yükseldi:

“Me-e…”

İsmail gözlerini kısarak baktı. Orada, bakımsız ve kirli toprakların ortasında, pırıl pırıl, bembeyaz bir oğlak duruyordu. Öyle temizdi ki, sanki az önce bir gümüş suyunda yıkanmış gibi parlıyordu. İsmail içinden, “Yazık, birinin hayvanı kaçmış, buralarda kurt kapar, hayvancağız telef olmasın,” diye geçirdi. Atı öne doğru sürmek istedi ama hayvan direniyor, geri geri gidiyordu. İsmail zorlayarak yanına yaklaştı, atın üzerinden eğilip oğlağı kucakladı ve önüne, eyerin üzerine aldı.

Oğlak eline değer değmez İsmail’in içine bir soğukluk yayıldı. Hayvan buz gibiydi; canlı bir bedenin sıcaklığından eser yoktu. Üstelik göründüğünden çok daha ağırdı, sanki etten değil de ıslak topraktan yapılmış gibi bir ağırlığı vardı. At, oğlak üzerine konduğu an dehşetle sarsıldı ama İsmail dizginleri sıkıca kavrayıp eve doğru sürdü.

Eve vardığında doğruca ahıra yöneldi. Kapıyı açtığında atı içeri sokmak neredeyse imkansızdı; hayvan nallarıyla yeri dövüyor, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakıyordu. İsmail oğlağı samanların üzerine bıraktı. Tam o anda, fenerin titrek ışığında oğlağın gözlerini gördü. O gözlerde korku yoktu; derin, zifiri bir boşluk ve insanı donduran bir bakış vardı. At, oğlağın olduğu köşeye bakarak deli gibi şahlandı ve acı bir feryat kopardı.

İsmail’in ensesindeki tüyler ayağa kalktı. Kalbi göğsünü dövüyordu. Bir terslik olduğunu, o “şeyin” bir oğlak olmadığını o an ruhunda hissetti. Arkasına bakmadan ahırdan fırladı, kapıyı kapattığı gibi ağır demir sürgüyü çekti ve üzerine kilidi vurdu.

Gece, İsmail için bir asır gibi geçti. Odasında, yorganın altında titreyerek sabahı beklerken ahırdan gelen sesleri dinledi. Atı hiç durmadan yeri dövüyor, sanki birinden kaçmaya çalışıyordu. Ama korkunç olan atın sesi değildi; duvarların ardından gelen sürtünme sesiydi. Ağır bir çuvalın yerde sürünmesi gibi tok bir ses… Ve ardından gelen o nefes alış: Derin, hırıltılı ve kesinlikle bir insana ait olan o soluma. Ara ara ahşap kapıya içeriden üç sert vuruş yankılanıyordu: Tak… Tak… Tak…

Sabah ezanı okunduğunda İsmail, beti benzi atmış bir halde, elinde bir fenerle ahıra gitti. Kapının önünde bir an durdu. İçerisi şimdi mezar gibi sessizdi. Titreyen elleriyle kilidi açtı, sürgüyü çekti. Kapıyı araladığında yüzüne çarpan hava soğuk, rutubetli ve ağır bir toprak kokusuyla doluyordu.

Feneri içeri tuttuğunda kanı dondu. Yağız atı, ahırın en uzak köşesine büzülmüş, gözleri kan çanağına dönmüş halde titriyordu. Samanların üzerinde oğlak falan yoktu. Orada, oğlağı bıraktığı tam o noktada, çırılçıplak, derisi kül rengine dönmüş bir insan yatıyordu. Saçlarına ıslak mezar çamuru yapışmıştı. Vücudu kaskatı değildi; hafifçe yan dönmüş, sanki gece boyunca ahırın içinde gezinmiş de gün ışığıyla oraya yığılmış gibi duruyordu.

İsmail’in gözü cesedin ayaklarına kaydı. Ayak tabanları taze, cıvık ve kokulu bir mezar toprağıyla kaplıydı. Ahırın zemini kupkuru olmasına rağmen, o çamur oraya taşınmıştı. Tam o sırada atın sağrısında, bembeyaz tüylerin üzerinde beş parmaklı, çamurlu bir el izi gördü. O şey, gece boyu atın yanına gitmiş, soğuk elini hayvanın üzerine mühürlemişti.

İsmail, gördüğü manzaranın dehşetiyle aklını yitirecek gibi oldu. Feneri yere düşürdü, karanlıkta sendeleyerek dışarı fırladı ve ahırın ağır kapısını üzerine çarptı. Can havliyle köyün içine, cami avlusuna kadar koştu. Nefes nefese, kesik cümlelerle köylülere ahırdaki “şeyi” anlattı. Köylüler önce inanmasalar da İsmail’in yüzündeki o ölü gibi solgun ifadeyi görünce yanlarına fenerlerini ve sopalarını alarak ahıra doğru seğirttiler.

Ahırın kapısına vardıklarında tuhaf bir durumla karşılaştılar. İsmail kapıyı çarpıp çıkmıştı ama ağır demir sürgü şimdi sanki birisi içeriden zorlamış gibi tam oturmuştu. Köylüler omuz atarak kapıyı zorladılar, menteşeler gıcırdayarak açıldı. İçeriye doluştuklarında her yer bir mezar kadar sessizdi.

Fenerler samanların üzerine tutuldu. Ama az önce orada yatan o gri derili, topraklı gövdeden eser yoktu. Ne ceset vardı ne de bembeyaz oğlak… Sadece İsmail’in bahsettiği o taze, ıslak mezar toprağı yığını samanların arasında bir tümsek gibi duruyordu. Yerlerde ise ahşap kapının eşiğine kadar gelen, geniş ve ağır bir şeyin sürünme izleri vardı. İzler kapının tam önünde, sanki o varlık havaya karışmış ya da toprağın içine sızmış gibi birdenbire kesiliyordu.

Köylüler dehşet içinde birbirine bakarken, köşede titreyen atın sağrısındaki o beş parmaklı çamur izi hala taze duruyordu. Güneşin ilk ışıkları ahıra sızmasına rağmen o iz kurumuyor, aksine gittikçe daha da koyulaşıp soğuyordu.

O gün mezarlığa gidildiğinde, yol kenarındaki o iki eski mezarın arasındaki toprağın derinlemesine çöktüğü görüldü; sanki birisi oradan dışarı tırmanmış ve işi bitince geri girmişti. İsmail o günden sonra bir daha hiç konuşmadı. Geceleri evindeki tüm ışıkları yakar, kapıları defalarca kontrol ederdi. Atı ise bir daha asla o ahıra girmek istemedi; hayvanın sağrısındaki o beş parmaklı el izi hiç geçmedi, oradaki tüyler döküldü ve deri, mezar toprağı gibi gri bir renk aldı.

İsmail’in ölmeden önceki son sözü şu oldu: “Ben sadece taşıdım… Ama at, o elin soğukluğunu bizzat teninde hissetti.”

 

adminUğurlar Mezarlığı
read more