Çanakkale’nin terk edilmiş siper hatları, savaşın üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ toprağın altında kalmış izleriyle ürkütüyordu. Taşlar ve çukurlar, üzerine yeni toprak birikmiş olsa da, hâlâ geçmişin sessiz çığlıklarını taşır gibiydi.
Gece, rüzgâr hafifçe uğuldayarak geçerken nöbette duran asker yalnızdı. Ay yoktu; gökyüzü kapalı, yıldızlar bile kaybolmuştu. Hava nemliydi, her adımında çamur ve taşlar altında ezilen kuru dal kırıklarının çıtırtısı yankılanıyordu.
Asker ilerlerken, çukurun dibinde bir hareket gördü. İlk başta gözleri aldanmış sanmıştı; karanlık her şeyi çarpıtıyordu. Ama siluet birden netleşti: Üniforması eskiydi, Osmanlı askeri gibi; üniforma tertemiz, neredeyse canlı gibi duruyordu. Yüzü gölgelerin içinde kaybolmuştu, ama gözleri… gözleri karanlıkta birer delik gibi parlıyordu.
Asker durdu. Nefesini tuttu. Siluet sessizce bir adım attı. Adımların sesi yoktu, ama yere bastığında toprak hafifçe çöküyordu.
“Parmağım nerede?” diye sordu siluet, düşük ve keskin bir sesle.
Asker, yerinde dondu. Dudakları titredi:
“B-bilmiyorum,” dedi, sesi fısıltıya dönmüştü.
Siluet bir adım daha yaklaştı. Adımlar hâlâ sessizdi, ama karanlıkta havanın yoğunluğu değişmişti. Nefesler ağırlaştı. Soluk alıp vermek bir yük gibi hissettirdi.
Ve fısıldadı:
“Sen aldın.”
Söz, göğüs kafesini sıkıştırır gibi bir tehdit taşıyordu. Zaman durmuştu; rüzgâr kesilmiş, uzaktaki çamlar ve çalılar sessizleşmişti. Asker bir an dondu, kalbi deli gibi atıyordu.
Siluet bir adım daha attı. Gözleri direkt ona bakıyordu. Askerin gözü siluetin eline takıldı: Parmağı işaret ediyordu, sanki uzun süredir beklenmiş bir suçlamaydı bu.
Panikle koşmaya başladı. Ayakları çamur ve taş arasında kayıyor, çukurlara düşmemek için mücadele ediyordu. Arkasına bakmaya cesaret edemiyordu. Ama bir an durdu; kalbi duracak gibi oldu. Siluet hâlâ oradaydı, hareket etmiyor, sadece bakıyordu.
Sabah olduğunda siper hattı boştu. Sanki gece hiçbir şey olmamış gibiydi. Ama yerde, eski, topraklı bir parmak kemiği bulunmuştu; belki de o siluetin nedeni…
O günden sonra nöbet tutan asker bir daha tek başına siper hattına gitmedi. Gece boyunca sessizlik hâlâ onun kulaklarında yankılanıyordu: O fısıldayan ses hâlâ duyuluyordu.
Köylüler ve askerler hâlâ anlatır:
“Çanakkale’de bazı parmaklar hâlâ sorulur… ve soran, gözleriyle korkutur. Onu gören bir daha geceyi yalnız geçiremez.”
Bir yanıt yazın