Uğurlar Mezarlığı, köyün biraz dışında, ana yolun hemen kenarında, asırlık fındık bahçelerinin gölgesinde uzanırdı. Yeni mezarlık tepenin ardına yapılınca burası kendi sessizliğine terk edilmişti. Bakımsız mezarların taşları zamanla yan yatmış, üzerindeki Osmanlıca yazılar yosun tutup silinmişti. Köylüler gündüzleri bile oradan geçerken adımlarını hızlandırır, rüzgârın o eski servilerin arasından geçerken çıkardığı ve insan iniltisine benzeyen uğultuyu duymamak için kulaklarını tıkarlardı.
İsmail, o akşam şehirden dönüyordu. Altındaki yağız atı, normalde yorulmak bilmezdi ama o gece mezarlık yoluna yaklaştıklarında hayvanın adımları ağırlaştı. Kulaklarını dikmiş, karanlığın içindeki görünmez bir tehlikeyi seziyormuş gibi huzursuzca başını sallıyordu. Ay, kalın bulut tabakasının arkasında kaybolmuş; yeryüzü zifiri bir karanlığa, mutlak bir sessizliğe gömülmüştü. Ne bir cırcır böceği sesi ne de uzaktan gelen bir köpek havlaması vardı. Dünya sanki nefesini tutmuş, bir şeyi bekliyordu.
Tam mezarlığın en eski kısmının hizasına geldiklerinde, İsmail iki devrilmiş mezar taşının arasında bembeyaz bir karaltı fark etti. At aniden durdu, kişnemek istedi ama sesi boğazında düğümlenmiş gibi sadece hırıltılı bir nefes verdi. O sessizliğin içinde, tüyleri diken diken eden ince bir ses yükseldi:
“Me-e…”
İsmail gözlerini kısarak baktı. Orada, bakımsız ve kirli toprakların ortasında, pırıl pırıl, bembeyaz bir oğlak duruyordu. Öyle temizdi ki, sanki az önce bir gümüş suyunda yıkanmış gibi parlıyordu. İsmail içinden, “Yazık, birinin hayvanı kaçmış, buralarda kurt kapar, hayvancağız telef olmasın,” diye geçirdi. Atı öne doğru sürmek istedi ama hayvan direniyor, geri geri gidiyordu. İsmail zorlayarak yanına yaklaştı, atın üzerinden eğilip oğlağı kucakladı ve önüne, eyerin üzerine aldı.
Oğlak eline değer değmez İsmail’in içine bir soğukluk yayıldı. Hayvan buz gibiydi; canlı bir bedenin sıcaklığından eser yoktu. Üstelik göründüğünden çok daha ağırdı, sanki etten değil de ıslak topraktan yapılmış gibi bir ağırlığı vardı. At, oğlak üzerine konduğu an dehşetle sarsıldı ama İsmail dizginleri sıkıca kavrayıp eve doğru sürdü.
Eve vardığında doğruca ahıra yöneldi. Kapıyı açtığında atı içeri sokmak neredeyse imkansızdı; hayvan nallarıyla yeri dövüyor, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakıyordu. İsmail oğlağı samanların üzerine bıraktı. Tam o anda, fenerin titrek ışığında oğlağın gözlerini gördü. O gözlerde korku yoktu; derin, zifiri bir boşluk ve insanı donduran bir bakış vardı. At, oğlağın olduğu köşeye bakarak deli gibi şahlandı ve acı bir feryat kopardı.
İsmail’in ensesindeki tüyler ayağa kalktı. Kalbi göğsünü dövüyordu. Bir terslik olduğunu, o “şeyin” bir oğlak olmadığını o an ruhunda hissetti. Arkasına bakmadan ahırdan fırladı, kapıyı kapattığı gibi ağır demir sürgüyü çekti ve üzerine kilidi vurdu.
Gece, İsmail için bir asır gibi geçti. Odasında, yorganın altında titreyerek sabahı beklerken ahırdan gelen sesleri dinledi. Atı hiç durmadan yeri dövüyor, sanki birinden kaçmaya çalışıyordu. Ama korkunç olan atın sesi değildi; duvarların ardından gelen sürtünme sesiydi. Ağır bir çuvalın yerde sürünmesi gibi tok bir ses… Ve ardından gelen o nefes alış: Derin, hırıltılı ve kesinlikle bir insana ait olan o soluma. Ara ara ahşap kapıya içeriden üç sert vuruş yankılanıyordu: Tak… Tak… Tak…
Sabah ezanı okunduğunda İsmail, beti benzi atmış bir halde, elinde bir fenerle ahıra gitti. Kapının önünde bir an durdu. İçerisi şimdi mezar gibi sessizdi. Titreyen elleriyle kilidi açtı, sürgüyü çekti. Kapıyı araladığında yüzüne çarpan hava soğuk, rutubetli ve ağır bir toprak kokusuyla doluyordu.
Feneri içeri tuttuğunda kanı dondu. Yağız atı, ahırın en uzak köşesine büzülmüş, gözleri kan çanağına dönmüş halde titriyordu. Samanların üzerinde oğlak falan yoktu. Orada, oğlağı bıraktığı tam o noktada, çırılçıplak, derisi kül rengine dönmüş bir insan yatıyordu. Saçlarına ıslak mezar çamuru yapışmıştı. Vücudu kaskatı değildi; hafifçe yan dönmüş, sanki gece boyunca ahırın içinde gezinmiş de gün ışığıyla oraya yığılmış gibi duruyordu.
İsmail’in gözü cesedin ayaklarına kaydı. Ayak tabanları taze, cıvık ve kokulu bir mezar toprağıyla kaplıydı. Ahırın zemini kupkuru olmasına rağmen, o çamur oraya taşınmıştı. Tam o sırada atın sağrısında, bembeyaz tüylerin üzerinde beş parmaklı, çamurlu bir el izi gördü. O şey, gece boyu atın yanına gitmiş, soğuk elini hayvanın üzerine mühürlemişti.
İsmail, gördüğü manzaranın dehşetiyle aklını yitirecek gibi oldu. Feneri yere düşürdü, karanlıkta sendeleyerek dışarı fırladı ve ahırın ağır kapısını üzerine çarptı. Can havliyle köyün içine, cami avlusuna kadar koştu. Nefes nefese, kesik cümlelerle köylülere ahırdaki “şeyi” anlattı. Köylüler önce inanmasalar da İsmail’in yüzündeki o ölü gibi solgun ifadeyi görünce yanlarına fenerlerini ve sopalarını alarak ahıra doğru seğirttiler.
Ahırın kapısına vardıklarında tuhaf bir durumla karşılaştılar. İsmail kapıyı çarpıp çıkmıştı ama ağır demir sürgü şimdi sanki birisi içeriden zorlamış gibi tam oturmuştu. Köylüler omuz atarak kapıyı zorladılar, menteşeler gıcırdayarak açıldı. İçeriye doluştuklarında her yer bir mezar kadar sessizdi.
Fenerler samanların üzerine tutuldu. Ama az önce orada yatan o gri derili, topraklı gövdeden eser yoktu. Ne ceset vardı ne de bembeyaz oğlak… Sadece İsmail’in bahsettiği o taze, ıslak mezar toprağı yığını samanların arasında bir tümsek gibi duruyordu. Yerlerde ise ahşap kapının eşiğine kadar gelen, geniş ve ağır bir şeyin sürünme izleri vardı. İzler kapının tam önünde, sanki o varlık havaya karışmış ya da toprağın içine sızmış gibi birdenbire kesiliyordu.
Köylüler dehşet içinde birbirine bakarken, köşede titreyen atın sağrısındaki o beş parmaklı çamur izi hala taze duruyordu. Güneşin ilk ışıkları ahıra sızmasına rağmen o iz kurumuyor, aksine gittikçe daha da koyulaşıp soğuyordu.
O gün mezarlığa gidildiğinde, yol kenarındaki o iki eski mezarın arasındaki toprağın derinlemesine çöktüğü görüldü; sanki birisi oradan dışarı tırmanmış ve işi bitince geri girmişti. İsmail o günden sonra bir daha hiç konuşmadı. Geceleri evindeki tüm ışıkları yakar, kapıları defalarca kontrol ederdi. Atı ise bir daha asla o ahıra girmek istemedi; hayvanın sağrısındaki o beş parmaklı el izi hiç geçmedi, oradaki tüyler döküldü ve deri, mezar toprağı gibi gri bir renk aldı.
İsmail’in ölmeden önceki son sözü şu oldu: “Ben sadece taşıdım… Ama at, o elin soğukluğunu bizzat teninde hissetti.”
Bir yanıt yazın