Karadeniz’de bazı köylerde gece yarısından sonra kapı çalınırsa açılmaması gerektiği söylenir. Çünkü yaşlılar der ki:
“Her kapıyı çalan insan değildir.”
Bu hikâye yıllardır Samsun çevresindeki köylerde anlatılır.
Yıllar önce küçük bir köyde Hasan adında bir adam yaşardı. Köy ormanların arasında, dağların eteğinde kurulmuştu. Geceleri rüzgârın ağaçların arasından geçerken çıkardığı sesler bile insanın içini ürpertirdi.Bir sonbahar gecesi Hasan evde yalnızdı. Karısı çocuklarıyla birlikte birkaç günlüğüne başka bir köye gitmişti.
Gece oldukça sessizdi.
Rüzgâr yoktu. Köpekler bile havlamıyordu.
Hasan sobanın yanında oturmuş çay içiyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Tam uyumaya hazırlanırken…
Kapı üç kez vuruldu.
“TAK… TAK… TAK…”
Hasan önce irkildi.
Bu saatte kim gelebilirdi?
Köyde kimse gece yarısı kimsenin kapısını çalmazdı.
Bir süre dinledi.
Sessizlik.
Belki yanlış duydum diye düşündü.
Tam yatağa gidecekken kapı yine çalındı.
Bu sefer daha sert.
“TAK… TAK… TAK…”
Hasan ayağa kalktı.
“Kim o?” diye seslendi.
Kapının dışından yavaş ve boğuk bir ses geldi.
“Yolcuyum… yolumu kaybettim… yardım eder misin…”
Ses garipti. Sanki boğazı kurumuş biri konuşuyordu.
Hasan bir an tereddüt etti. Ama köyde büyümüş bir insandı. Misafiri geri çevirmek ayıp sayılırdı.
Kapıyı açtı.
Kapının önünde uzun boylu, zayıf bir adam duruyordu. Üzerinde eski bir palto vardı. Yüzü karanlıkta tam seçilmiyordu.
Adam yavaşça başını kaldırdı.
Gözleri… tuhaftı.
Sanki ışık vurunca parlıyordu.
“Geceyi geçirecek bir yer arıyorum” dedi.
Hasan içeri buyur etti.
Adam eve girdi. Ama içeri girerken Hasan’ın içinden garip bir ürperti geçti. Ev bir anda sanki soğumuştu.
Adam sobanın yanına oturdu.
Ama garip bir şey vardı.
Sobanın ateşi güçlü yanıyordu ama adamın nefesinden hiç buhar çıkmıyordu.
Hasan çay koydu.
Adam fincanı aldı ama içmedi. Sadece elinde tuttu.
Evde tuhaf bir sessizlik oluştu.
Bir süre sonra Hasan dayanamadı.
“Nereden geliyorsun?” diye sordu.
Adam başını yavaşça çevirdi.
“Uzak bir yerden…” dedi.
“Ne iş yaparsın?”
Adam gülümsedi.
Ama bu gülümseme Hasan’ın içini dondurdu.
Çünkü adamın dişleri neredeyse köpek dişi gibi uzundu.
Hasan korkmaya başlamıştı.
Tam o sırada dışarıdaki köpekler bir anda havlamaya başladı.
Ama öyle sıradan bir havlama değildi.
Sanki korkudan uluyorlardı.
Adam başını yavaşça kapıya doğru çevirdi.
Sonra Hasan’a baktı.
“Onlar beni sevmez” dedi.
Hasan’ın kalbi hızla atıyordu.
Bir şeylerin yanlış olduğunu artık hissediyordu.
Tam o sırada Hasan’ın gözü yere takıldı.
Adamın ayaklarına baktı.
Ve gördüğü şey kanını dondurdu.
Adamın ayakları… ters dönüktü.
Topukları önde, parmakları arkadaydı.
Hasan donakaldı.
Köyde yaşlılar hep söylerdi.
“Eğer birinin ayakları tersse… o insan değildir.”
Hasan korkudan konuşamadı.
Adam yavaşça ayağa kalktı.
Boyu sanki biraz daha uzamış gibiydi.
Gözleri karanlıkta parlamaya başladı.
“Ben artık gideyim…” dedi.
Kapıya doğru yürüdü.
Ama kapıya ulaşmadan bir an durdu.
Başını yavaşça Hasan’a çevirdi.
“Kapını her çalana açma…” dedi.
Sonra kapıyı açtı.
Ve karanlığın içine doğru yürüyerek kayboldu.
Hasan sabaha kadar uyuyamadı.
Sabah olduğunda köylülerle birlikte kapının önüne baktılar.
Toprakta ayak izleri vardı.
Ama ayak izleri… geriye doğru gidiyordu.
O günden sonra Hasan’ın evinde bir kural oldu.
Gece yarısından sonra…
Kapı çalsa bile…
Kimse açmadı.
Çünkü köyde herkes artık biliyordu.
Bazen gece gelen misafir…
İnsan değildir.