Mayıs 2026

Thermodon’un Unutulmuş Oğulları

Yukarıda, Themiskyra’nın puslu ormanlarında Ay Tanrıçası’na dualar ediliyor, mızrakların kalkanlara vuruşuyla zafer şarkıları söyleniyordu. Günışığı, Thermodon (Terme) Çayı’nın sularında yıkanan savaşçı kadınların terli omuzlarında parlıyordu. Onlar için toprak; güç, bereket ve savaş demekti.

Ancak o toprağın altı, güneşi hiç görmemiş bir cehennemdi.

Zindan, toprağın derinliklerine oyulmuş, nemli ardıç köklerinin tavanı delip geçtiği, labirenti andıran bir mağaralar silsilesiydi. Çocuğun bir ismi yoktu. Amazonlar, erkek çocuklarına isim vermezdi; onlara sadece “Leke” denirdi. O da diğerleri gibi zifiri karanlığın ortasında, kendi nefesinin yankısıyla baş başaydı.

Duyuların İhaneti

Karanlık, burada sadece ışığın yokluğu değil, canlı bir varlık gibiydi. Çocuğun derisine yapışıyor, nefes borusunu tıkıyor, onu görünmez kollarıyla sarmalıyordu. Mağaranın tavanından damlayan sular, taşlara vurdukça boğuk, ritmik bir ses çıkarıyordu. Damla. Damla. Damla. Bu ses bazen bir su damlası oluyor, bazen de annesinin, onu uçuruma atmadan önce mırıldandığı o yabancı, soğuk ninninin hecelerine dönüşüyordu.

Havada, Karadeniz’in o tanıdık rutubetli toprak kokusu vardı. Ancak bu koku saf değildi. Arasına sızmış genzi yakan metalik bir pas, eski kan ve çürüme kokusu hakimdi. Çocuk, burnuna gelen her taze toprak kokusunda yukarıdaki dünyayı, rüzgarı ve koşabileceği çayırları hatırlıyor; sonra o metalik koku gerçeği yüzüne çarpıp zihnini zehirliyordu. Umut, bu zindandaki en büyük işkenceydi.

Çaresizliğin Mührü

Çocuk yerinden doğrulmaya çalıştı ama sağ bacağından kalçasına doğru vuran o keskin acı, onu taş zemine geri çiviledi. Bacağı diz kapağının hemen altından, doğduğu gün bilerek ve ritüelik bir şekilde kırılmıştı. Kemik yanlış kaynamış, etin altında grotesk bir düğüm oluşturmuştu. Bu, annesinin ona bıraktığı tek mirastı. “Savaşamayan, kaçamaz da,” derdi yukarıdakiler. Bacağındaki o hilal şeklindeki yara izi, anaçlığın koruyucu kollarına değil, mutlak bir itaate ve köleliğe mühürlendiğinin kanıtıydı.

Hücresi o kadar dardı ki, sağlam bir bedene sahip olsa bile ayağa kalkması imkansızdı. Omuzları iki yanındaki soğuk, ıslak taşlara değiyordu. Burası bir hapishane değil, canlı canlı gömüldüğü bir mezardı. Zaman algısını yitireli çok olmuştu. Midesindeki kazınma ona günlerin geçtiğini söylüyor, ancak etrafındaki mutlak gece ona her şeyin az önce başladığını fısıldıyordu.

Gölgelerin Gözleri

Birden, çok uzaklardan, dehlizin öteki ucundan cılız bir ışık hüzmesi titredi. Bir meşalenin ucu. Işık yaklaştıkça, duvardaki gölgeler canavarlara, şekilsiz varlıklara dönüştü. Çocuk, meşalenin ardındaki yüzü göremiyordu ama adımların sesini tanıyordu. Tok, sert ve acımasız adımlar… Bir muhafız.

Hücrenin parmaklıkları olmayan ama geçilmesi yasak olan eşiğinde duran gölge, içeriye tahta bir tas fırlattı. Tasın içindeki bulamaç yere saçıldı.

Çocuk, karanlıkta parlayan gözlerle gölgeye baktı. Görmek istediği şey bir canavar değildi; görmek istediği şey, belki biraz merhamet kırıntısı taşıyan bir anne yüzüydü. Ancak gölge hiçbir şey söylemedi. Yüzü tamamen miğferinin karanlığında kaybolmuştu. Sadece meşalenin ışığında parlayan tunç zırhı ve belindeki kısa kılıcı seçilebiliyordu.

Gölgelerden gelen fısıltılar yeniden başladı. Bizi neden sevmediler? Neden bizi eksik bıraktılar? Bu sesler, diğer hücrelerdeki çocuklardan mı geliyordu, yoksa kendi zihninin duvarlarına mı çarpıyordu, bilmiyordu.

Anaçlığın Tersyüz Oluşu

Muhafız uzaklaşırken, meşalenin ışığı zindanın tavanındaki devasa kabartmaları bir anlığına aydınlattı. Taşa oyulmuş devasa bir kadın figürü, elindeki baltayla gökleri yarıyor, ayaklarının altında ise sakatlanmış, zincirlenmiş erkek figürleri kıvranıyordu. Bu, onların dünyasının yaratılış destanıydı. Burada anne, hayat veren değil, kan talep eden bir tanrıçaydı.

Işık tamamen kaybolduğunda, Çocuk dökülen bulamacı elleriyle toplayıp yemeye başladı. Gözlerinden süzülen yaşlar yemeğine karışıyordu ama bu ağlama bir isyan değildi. Bu, insanlığını, bir zamanlar yukarıda bir yerlerde var olan o rüzgarlı gökyüzünü ve koşabilme ihtimalini tamamen unuttuğu anın sessiz kabullenişiydi.

Themiskyra’nın altında, Amazonların o görkemli efsanesi, kırık kemikler ve kaybolmuş zihinlerden oluşan karanlık bir temel üzerinde yükselmeye devam ediyordu. Yukarıda zafer naraları atıldıkça, aşağıda Thermodon’un unutulmuş oğulları sessizce deliliğe teslim oluyordu.

adminThermodon’un Unutulmuş Oğulları
read more

KAZANKAYA EFSANESİ

Samsun’un Terme ilçesinin nemli ve ağır havası, Uğurlar Mezarlığı’nın etrafındaki yaşlı ormana çöktüğünde zaman durmuş gibi hissedilirdi. O gün de farklı değildi. Kasvetli, gri bir ikindi vaktiydi. Toprak yolda yavaşça ilerleyen 2025 model Opel Grandland, mezarlığın sınırını çizen sık ağaçlığın önünde durdu. Kırmızı ışıkta arkadan aldıkları o can sıkıcı darbenin ardından bagaj kapağında kalan hafif ezik, bozuk yolda arabaya her sarsıntıda metalik bir tıkırtı yaptırıyordu. Motor sustu, farlar kapandı ve ormanın o sağır edici, eski sessizliği geri döndü.

Arabadan inen Murat, bagajdan ağır, benzinli motorlu testereyi çıkarırken çizmelerinin altındaki çamurun vıcık vıcık sesini duydu. Az ileride, sisin içinde kırmızı bir sigara ateşi parladı. Geleydili Harun, eski bir römorkun tekerleğine yaslanmış onu bekliyordu.

“Geciktin,” dedi Harun, sigarasını yere atıp ezerken. Sesi, etraftaki asırlık ağaçların arasında kaybolup gitti. “Şu lanet olası ardıcı bugün aradan çıkaralım. Traktör geçemiyor, kökleri yola kadar inmiş.”

Murat başını salladı. Mezarlığın hemen dışındaki o devasa, bükülmüş ardıç ağacına baktılar. Gövdesi o kadar kalındı ki, sanki toprağın altından dev bir el çıkmış da parmaklarını sıkmış gibi görünüyordu. Yöredeki yaşlıların bu bölgeye neden “sahipli” dediğini anlamak zor değildi; ağacın kabukları bile tuhaf, etli bir dokuya sahip gibiydi.

“Başlayalım,” dedi Murat testerenin ipini sertçe çekerek.

İki zamanlı motorun o vahşi homurtusu, ormanın rutubetli sessizliğini paramparça etti. Kuşlar kilometrelerce öteye kaçışırken, testerenin sesi adeta bu unutulmuş diyara modern dünyanın bir meydan okumasıydı. Murat, aletin titreyen ağırlığını dengeleyerek testereyi yaşlı ardıcın gövdesine doğru indirdi.

Motorlu testerenin dişleri kabuğa ilk temas ettiğinde, havaya sıradan bir çam ya da reçine kokusu yayılması gerekiyordu. Ancak öyle olmadı.

Motorun egzozundan yayılan o tanıdık benzin kokusunun arasına, ağır, genzi yakan metalik bir koku sızdı. Paslı demiri andıran bu koku, bir mezbahayı anımsatıyordu. Testerenin zinciri aniden tekledi; sanki sert bir odunu değil de, yoğun ve lifli bir eti parçalıyordu. Murat, pala kısmından fırlayan şeylerin sarı talaş tozları olmadığını fark ettiğinde midesine buz gibi bir yumru oturdu. Havaya sıçrayanlar ıslak, koyu kırmızı pıhtılardı.

“Murat… Ne çıkıyor oradan?” diye fısıldadı Harun, bir adım geri çekilerek.

Murat testereyi geri çekmek istedi ama alet ağacın gövdesine, sanki bir çenenin içine sıkışmış gibi saplanıp kalmıştı. Zincir acı bir gıcırtıyla durdu. Motor sustuğunda, ormana o eski sessizlik geri dönmedi. Ağacın yarılan gövdesinden, tıpkı şahdamarı kesilmiş bir kurbanlık koyunun son nefesini verirken çıkardığı o boğuk, ıslık gibi hırıltı duyuluyordu.

Kabuğun altından süzülen koyu, sıcak kan, Murat’ın ellerine, oradan da testerenin sapına ve toprağa damlıyordu. Murat ellerini aletten çekemiyordu; gövdenin içindeki o güçlü, ritmik nabız atışını avuçlarında hissedebiliyordu. Ağaç yaşıyordu.

Lık… Lık… Lık…

Kan, koyu bir şurup gibi ardıcın gövdesinden toprağa karışırken, etraftaki sisin rengi sanki kızıla dönmeye başlamıştı. Harun’un yüzü kireç gibi olmuştu, ağzını açıyor ama tek bir kelime bile edemiyordu.

O sırada rüzgar tamamen kesildi. Ancak ağaçlık bölgedeki diğer ardıçların dalları ağır ağır, sanki kendi iradeleriyle sallanmaya başladı. Sisin derinliklerinden, toprağın metrelerce altından geliyormuş gibi boğuk, yüzlerce koyunun aynı anda çıkardığı o çaresiz melemenin yankısı duyuldu. Kazankaya’nın yüzyıllık laneti, Uğurlar Mezarlığı’nın kapısına uyanmıştı.

Murat, parmaklarına bulaşan sıcak kanın dehşetiyle bir adım geri sendelediğinde, ağacın yarılan gövdesindeki yarığın tıpkı bir ağız gibi yavaşça genişlediğini gördü. Karanlık, onlardan sadece odun değil, kanın bedelini istiyordu.

adminKAZANKAYA EFSANESİ
read more