Yukarıda, Themiskyra’nın puslu ormanlarında Ay Tanrıçası’na dualar ediliyor, mızrakların kalkanlara vuruşuyla zafer şarkıları söyleniyordu. Günışığı, Thermodon (Terme) Çayı’nın sularında yıkanan savaşçı kadınların terli omuzlarında parlıyordu. Onlar için toprak; güç, bereket ve savaş demekti.
Ancak o toprağın altı, güneşi hiç görmemiş bir cehennemdi.
Zindan, toprağın derinliklerine oyulmuş, nemli ardıç köklerinin tavanı delip geçtiği, labirenti andıran bir mağaralar silsilesiydi. Çocuğun bir ismi yoktu. Amazonlar, erkek çocuklarına isim vermezdi; onlara sadece “Leke” denirdi. O da diğerleri gibi zifiri karanlığın ortasında, kendi nefesinin yankısıyla baş başaydı.
Duyuların İhaneti
Karanlık, burada sadece ışığın yokluğu değil, canlı bir varlık gibiydi. Çocuğun derisine yapışıyor, nefes borusunu tıkıyor, onu görünmez kollarıyla sarmalıyordu. Mağaranın tavanından damlayan sular, taşlara vurdukça boğuk, ritmik bir ses çıkarıyordu. Damla. Damla. Damla. Bu ses bazen bir su damlası oluyor, bazen de annesinin, onu uçuruma atmadan önce mırıldandığı o yabancı, soğuk ninninin hecelerine dönüşüyordu.
Havada, Karadeniz’in o tanıdık rutubetli toprak kokusu vardı. Ancak bu koku saf değildi. Arasına sızmış genzi yakan metalik bir pas, eski kan ve çürüme kokusu hakimdi. Çocuk, burnuna gelen her taze toprak kokusunda yukarıdaki dünyayı, rüzgarı ve koşabileceği çayırları hatırlıyor; sonra o metalik koku gerçeği yüzüne çarpıp zihnini zehirliyordu. Umut, bu zindandaki en büyük işkenceydi.
Çaresizliğin Mührü
Çocuk yerinden doğrulmaya çalıştı ama sağ bacağından kalçasına doğru vuran o keskin acı, onu taş zemine geri çiviledi. Bacağı diz kapağının hemen altından, doğduğu gün bilerek ve ritüelik bir şekilde kırılmıştı. Kemik yanlış kaynamış, etin altında grotesk bir düğüm oluşturmuştu. Bu, annesinin ona bıraktığı tek mirastı. “Savaşamayan, kaçamaz da,” derdi yukarıdakiler. Bacağındaki o hilal şeklindeki yara izi, anaçlığın koruyucu kollarına değil, mutlak bir itaate ve köleliğe mühürlendiğinin kanıtıydı.
Hücresi o kadar dardı ki, sağlam bir bedene sahip olsa bile ayağa kalkması imkansızdı. Omuzları iki yanındaki soğuk, ıslak taşlara değiyordu. Burası bir hapishane değil, canlı canlı gömüldüğü bir mezardı. Zaman algısını yitireli çok olmuştu. Midesindeki kazınma ona günlerin geçtiğini söylüyor, ancak etrafındaki mutlak gece ona her şeyin az önce başladığını fısıldıyordu.
Gölgelerin Gözleri
Birden, çok uzaklardan, dehlizin öteki ucundan cılız bir ışık hüzmesi titredi. Bir meşalenin ucu. Işık yaklaştıkça, duvardaki gölgeler canavarlara, şekilsiz varlıklara dönüştü. Çocuk, meşalenin ardındaki yüzü göremiyordu ama adımların sesini tanıyordu. Tok, sert ve acımasız adımlar… Bir muhafız.
Hücrenin parmaklıkları olmayan ama geçilmesi yasak olan eşiğinde duran gölge, içeriye tahta bir tas fırlattı. Tasın içindeki bulamaç yere saçıldı.
Çocuk, karanlıkta parlayan gözlerle gölgeye baktı. Görmek istediği şey bir canavar değildi; görmek istediği şey, belki biraz merhamet kırıntısı taşıyan bir anne yüzüydü. Ancak gölge hiçbir şey söylemedi. Yüzü tamamen miğferinin karanlığında kaybolmuştu. Sadece meşalenin ışığında parlayan tunç zırhı ve belindeki kısa kılıcı seçilebiliyordu.
Gölgelerden gelen fısıltılar yeniden başladı. Bizi neden sevmediler? Neden bizi eksik bıraktılar? Bu sesler, diğer hücrelerdeki çocuklardan mı geliyordu, yoksa kendi zihninin duvarlarına mı çarpıyordu, bilmiyordu.
Anaçlığın Tersyüz Oluşu
Muhafız uzaklaşırken, meşalenin ışığı zindanın tavanındaki devasa kabartmaları bir anlığına aydınlattı. Taşa oyulmuş devasa bir kadın figürü, elindeki baltayla gökleri yarıyor, ayaklarının altında ise sakatlanmış, zincirlenmiş erkek figürleri kıvranıyordu. Bu, onların dünyasının yaratılış destanıydı. Burada anne, hayat veren değil, kan talep eden bir tanrıçaydı.
Işık tamamen kaybolduğunda, Çocuk dökülen bulamacı elleriyle toplayıp yemeye başladı. Gözlerinden süzülen yaşlar yemeğine karışıyordu ama bu ağlama bir isyan değildi. Bu, insanlığını, bir zamanlar yukarıda bir yerlerde var olan o rüzgarlı gökyüzünü ve koşabilme ihtimalini tamamen unuttuğu anın sessiz kabullenişiydi.
Themiskyra’nın altında, Amazonların o görkemli efsanesi, kırık kemikler ve kaybolmuş zihinlerden oluşan karanlık bir temel üzerinde yükselmeye devam ediyordu. Yukarıda zafer naraları atıldıkça, aşağıda Thermodon’un unutulmuş oğulları sessizce deliliğe teslim oluyordu.
Bir yanıt yazın