Samsun’un Terme ilçesinin nemli ve ağır havası, Uğurlar Mezarlığı’nın etrafındaki yaşlı ormana çöktüğünde zaman durmuş gibi hissedilirdi. O gün de farklı değildi. Kasvetli, gri bir ikindi vaktiydi. Toprak yolda yavaşça ilerleyen 2025 model Opel Grandland, mezarlığın sınırını çizen sık ağaçlığın önünde durdu. Kırmızı ışıkta arkadan aldıkları o can sıkıcı darbenin ardından bagaj kapağında kalan hafif ezik, bozuk yolda arabaya her sarsıntıda metalik bir tıkırtı yaptırıyordu. Motor sustu, farlar kapandı ve ormanın o sağır edici, eski sessizliği geri döndü.
Arabadan inen Murat, bagajdan ağır, benzinli motorlu testereyi çıkarırken çizmelerinin altındaki çamurun vıcık vıcık sesini duydu. Az ileride, sisin içinde kırmızı bir sigara ateşi parladı. Geleydili Harun, eski bir römorkun tekerleğine yaslanmış onu bekliyordu.
“Geciktin,” dedi Harun, sigarasını yere atıp ezerken. Sesi, etraftaki asırlık ağaçların arasında kaybolup gitti. “Şu lanet olası ardıcı bugün aradan çıkaralım. Traktör geçemiyor, kökleri yola kadar inmiş.”
Murat başını salladı. Mezarlığın hemen dışındaki o devasa, bükülmüş ardıç ağacına baktılar. Gövdesi o kadar kalındı ki, sanki toprağın altından dev bir el çıkmış da parmaklarını sıkmış gibi görünüyordu. Yöredeki yaşlıların bu bölgeye neden “sahipli” dediğini anlamak zor değildi; ağacın kabukları bile tuhaf, etli bir dokuya sahip gibiydi.
“Başlayalım,” dedi Murat testerenin ipini sertçe çekerek.
İki zamanlı motorun o vahşi homurtusu, ormanın rutubetli sessizliğini paramparça etti. Kuşlar kilometrelerce öteye kaçışırken, testerenin sesi adeta bu unutulmuş diyara modern dünyanın bir meydan okumasıydı. Murat, aletin titreyen ağırlığını dengeleyerek testereyi yaşlı ardıcın gövdesine doğru indirdi.
Motorlu testerenin dişleri kabuğa ilk temas ettiğinde, havaya sıradan bir çam ya da reçine kokusu yayılması gerekiyordu. Ancak öyle olmadı.
Motorun egzozundan yayılan o tanıdık benzin kokusunun arasına, ağır, genzi yakan metalik bir koku sızdı. Paslı demiri andıran bu koku, bir mezbahayı anımsatıyordu. Testerenin zinciri aniden tekledi; sanki sert bir odunu değil de, yoğun ve lifli bir eti parçalıyordu. Murat, pala kısmından fırlayan şeylerin sarı talaş tozları olmadığını fark ettiğinde midesine buz gibi bir yumru oturdu. Havaya sıçrayanlar ıslak, koyu kırmızı pıhtılardı.
“Murat… Ne çıkıyor oradan?” diye fısıldadı Harun, bir adım geri çekilerek.
Murat testereyi geri çekmek istedi ama alet ağacın gövdesine, sanki bir çenenin içine sıkışmış gibi saplanıp kalmıştı. Zincir acı bir gıcırtıyla durdu. Motor sustuğunda, ormana o eski sessizlik geri dönmedi. Ağacın yarılan gövdesinden, tıpkı şahdamarı kesilmiş bir kurbanlık koyunun son nefesini verirken çıkardığı o boğuk, ıslık gibi hırıltı duyuluyordu.
Kabuğun altından süzülen koyu, sıcak kan, Murat’ın ellerine, oradan da testerenin sapına ve toprağa damlıyordu. Murat ellerini aletten çekemiyordu; gövdenin içindeki o güçlü, ritmik nabız atışını avuçlarında hissedebiliyordu. Ağaç yaşıyordu.
Lık… Lık… Lık…
Kan, koyu bir şurup gibi ardıcın gövdesinden toprağa karışırken, etraftaki sisin rengi sanki kızıla dönmeye başlamıştı. Harun’un yüzü kireç gibi olmuştu, ağzını açıyor ama tek bir kelime bile edemiyordu.
O sırada rüzgar tamamen kesildi. Ancak ağaçlık bölgedeki diğer ardıçların dalları ağır ağır, sanki kendi iradeleriyle sallanmaya başladı. Sisin derinliklerinden, toprağın metrelerce altından geliyormuş gibi boğuk, yüzlerce koyunun aynı anda çıkardığı o çaresiz melemenin yankısı duyuldu. Kazankaya’nın yüzyıllık laneti, Uğurlar Mezarlığı’nın kapısına uyanmıştı.
Murat, parmaklarına bulaşan sıcak kanın dehşetiyle bir adım geri sendelediğinde, ağacın yarılan gövdesindeki yarığın tıpkı bir ağız gibi yavaşça genişlediğini gördü. Karanlık, onlardan sadece odun değil, kanın bedelini istiyordu.
Bir yanıt yazın